27 Aralık 2010 Pazartesi

ikilem

uzun süredir içimdeki sıkıntının bir parçası olan, aklımı kurcalayan bir konu vardı; annemle az önce bu konu üzerine konuştuk. hala kesin bir çözüm bulmuş değilim ama en azından içimdekileri dışarı vurmuş olmanın getirdiği bir rahatlık var şu an. sırasıyla anlatıyorum.

mutfakta annemle karşılıklı çay içerken anneme bir soru sordum; "Anne sen Avrupa Birliği hakkında ne düşünüyorsun? Yani demek istediğim sence bizi almalılar mı?" Annem de, AB'nin aslında bizi hiç bir zaman alacağını düşünmediğini söyledi. Ama Türkiye'nin AB'ye girmesini istediğini çünkü benim bu ülkede yaşayabilir olmamı istediğini söyledi. ben de kafamın bu konuda karışık olduğunu ama bazı şeylere çok umutsuz baktığımı söyledim. aldığım bunca eğitim ve birikimle, öğrendiğim diller, yaptığım sosyal etkinliklerle; bu kadar emekle, dizimi kırıp adamın tekinin ağzının içine bakarak yaşamayacağımı söyledim. ve bir süredir içimi kemiren konuya girdim.

geçtiğimiz bayram tatilinde teyzem, benim yurt dışında master yapmak ve çalışmak istediğimi öğrenip bu isteğimi -ona göre hevesimi- geçirmek amaçlı bir nutuk çekmişti. bu isteklerimin aslında toz pembe hayaller olduğunu, oraya giden kimsenin beklediği gibi bir iş imkanı ve mutluluğu yakalayamadığını, yalnız kaldığını, ve dönmek istediğinde de dönemediğini söylemişti. ona göre yıllar sonra ben dönmek istediğimde burada ailem ve arkadaşlarım adına hiçbir bağlantım kalmayacağını, dönsem bile kendimi buraya ait hissetmeyeceğimi ve aslında hiç bir yere ait olamayacağımı ve bu yüzden giden diğer insanlar gibi kaybolmuş hissedeceğimi, gitmemem gerektiğini savunmuştu. konuşmak istemediğimi söyleyip konuyu kapatmıştım ama o zamandan beri okulum bitince yapacaklarım konusunda kendime yeni -ve yerel- seçenekler de hazırlamaya uğraştım.

anneme bunları anlattığımda annemin teyzemle hemfikir olmadığını görüp birazcık rahatladım. annem, her zamanki gibi, olaylara dramatik ve romantik değil gerçekçi yorumlarda bulundu. uzun süredir yurt dışında yaşayan ve çalışan arkadaşları olduğundan gözlemleme fırsatı bulduğu, yabancı ülkelerde çalışan insanların yaşadığı bazı ciddi sıkıntılardan bahsetti. muhakkak ki bir şekilde ayrımcılığa maruz kalacağım durumlar olacağını düşündüğünü söyledi, belki koşullar benim için daha zor olacaktı yurt dışında, daha çok çabalamam ve boğuşmam gerekecekti ama Türkiye'deki durum bunu gerektiriyorsa tabi ki gidecektim. fakat bunun için sağlanması gereken çok çeşitli koşullar vardı, not ortalaması, burs, kişisel gelişim, vb.

şimdi bunları yazarken düşünüyorum da, ben zaten hiçbir yere ait değilim. şu an ülkemin olmamı istediği insan değilim, ve bu durum sürdüğü sürece zaten birileri sürekli ayağımı kaydırmaya, beni ortadan kaldırmaya, benim üstüme basmaya uğraşacak. şu an türk kimliğim sebebiyle Avrupa'da olduğum sürece, türk kimliğim sebebiyle onların istediği insan da olamayacağım ve hor görüleceğim. yanlış anlaşılmasın, asla utanmıyorum türk kimliğimin geçmişinden ama şimdimden ve geleceğimden şüpheliyim. ama bu noktada soruyorum kendime, acaba gerçekten de bir yere ait olmalı mıyım?

19 Aralık 2010 Pazar

every day isssss ssssilent and gray


gerçekten her gün pazar günü gibi olsa hayat nasıl olurdu acaba? eğer her gün benim pazar günlerim gibi olsa, ders çalışmak için uyanmak üzere saat 10'a alarm kurulur, o alarm binlerce kere ertelenir ve sonunda 12 de uyanılır, saat 1 ya da 1.30a kadar gevşek gevşek kahvaltı edilir, gazete okunur, bilgisayar başına geçilir, blog yazılır, ardından ders çalışmaya başlanır, birkaç saatin sonunda bunalıma girilir, bütün bir akşam ders çalışmak reddedilip televizyon izlenir ve geç uyanıldığı için yine geç yatılırdı.

ama eğer ütopik bir pazar günü gibi olsaydı her gün o zaman saat 10 gibi uyanılır, elde kocaman bir kupa çayla gevşek gevşek gazete/kitap okunur, 12 ye doğru kahvaltıya oturulur, 1 gibi kalkılır dizi ya da film izlenir, çıkılır bir yürüyüş yapılır, kahve içilir, dergi karıştırılır, kişisel bakım yapılır ve şımarılınır, blog yazılır ve ya dizi/film izleyerek ya da kitap okunarak uyunur.

herkese ütopik pazarlar dileği ile...

everything's gonna be alright

yatağıma yatmak, yorganı kafama çekmek, gözlerimi sımsıkı kapamak ve günler boyunca bu şekilde kalmak istiyorum. ta ki; havalar güneşli olana, okul beni darlamayana, günler eğlenceli geçene, ve insanlar kendilerinden beklendiği gibi davranana, kısacası her şey iyi ve olması gerektiği gibi olana kadar...

hep aynı hayat, hep aynı koşuşturmaca, hep aynı istek, hep aynı stres, hep aynı konular. bütün günlerim birbirinin aynısı gibi sanki. bir rutindir gidiyor bunca yıldır. kaçmak istiyorum buradan. birçok insan gibi ve bence haklıyım.

kendimi kandırmaya çalışıyorum her şey düzelecek, şu an seni üzen şeyler zamanla hiç canını acıtmayacak, sonunda mutlu olacaksın diye. ama bu sefer başarılı olamıyorum sanırım. her şey aynı anda üstüme geldiğinden olsa gerek... zamanla geçeceğini umuyorum ve bu sıralar sürekli kullandığım bir kelimeyi kullanıyorum yine, "kısmet".

18 Aralık 2010 Cumartesi

behind the scenes

hıçkırık

genelde insanlardan çok fazla şey beklemem. en azından insanların benden beklediklerinden ve hatta benim kendimden beklediklerimden çok daha az şey beklerim başkalarından. ve bu beklentilerim - hele ki çok zor şeyler değilse- yerine getirilmediğinde yaşadığım üzüntü ve hayal kırıklığının boyutları tarif edilemez. ve işte tam da bu yüzden en çok değer verdiklerim üzer beni.

eğer elimde olsaydı kimseden bir beklentimin olmamasını seçerdim. genelde kendimi beklentiler konusunda kontrol edebilsem de bu kadarını yapabilmek için insanlarla ilişkimi kesmem lazım.

sonuç olarak söylemeye çalıştığım şudur ki:

değer verdiğim insanlar,

sizden beklentilerim genelde yerine getirmesi kolay olan ve benim de gayet açıkça belli ettiğim şeylerdir, geçerli bir mazeretiniz olmadığı sürece zaten kırk yılda bir sahip olduğum beklentilerimi yerine getirmediğiniz zaman beni ciddi şekilde üzersiniz. amacım kendimi daha açıkça ifade etmekti.
teşekkür ederim.

~~

yıllardır bilinen bir gerçeği tekrar dile getiriyorum. şom ağızlıyım. cidden. "bir de şöyle olurmuş" tadında söylediğim her ani söz en geç ertesi güne oluyor. ha ama bir kerede pozitif bir şey söylemiyorum o şekilde... bu da ayrı bir konu.

8 Aralık 2010 Çarşamba

ben bunlara yetecek kadar küfür bilmiyorum

http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/ece-temelkuran-bebegini-kaybeden-ogrenci-ile-gorustu-haberi-36650

yukarıdaki link, geçtiğimiz günlerde yaşanan tarif edemeyeceğim kadar hazin bir olayla ilgili bir haber. bu yazımı okumadan önce linkdeki haberi okumanızı rica ediyorum.

~~

haberi okurken kendimi tutamadım, gözlerimden yaşlar aktı, ama her bir damla gözlerimi daha da çok yakarak, resmen canımı acıtarak. ağzımı açtım, küfredeyim diye, yapamadım. ağzımdan çıkan her küfür bir yenisiyle kesildi ama hiç birini tamamlayamadım, hiç biri yetmedi çünkü bu yaratıkların davranışını karşılamaya.

kim bilir kız ne travmalar yaşadı, ne kadar kendini sorguladı hamile olduğu haberini ilk aldığında. sevgilisine haberi nasıl verdi, nasıl konuştular, nasıl karar verdiler bebeğin doğumuna, doğumdan sonra okulu ne yapacaklarına, bebeğe nasıl bakacaklarına... ama karar vermişler işte, bütün bunları aşıp. sonra soysuzun biri gelir ve tekmeler, bir de hesap sorar "bu yaşta bir de çocuk mu peydahladın" diye.

ben bu adam demeye dilimin varmadığı yaratığa yaşattığı vahşeti yaşatmak istedim okurken. ağlasın önümde, yalvarsın "öldür artık beni" diye, dayanamasın canının acısına...

nasıl bir ülke olduk biz? nasıl zorbalaştık bu kadar? hani misafir perver ve sıcakkanlı insanlardık? kendi insanımıza bırakın toleransı saygı bile gösteremezken başkalarını nasıl buyur edeceğiz ülkemize? kim gelsin buraya? kim sevsin bizi?

sonra gideceğim dediğimde karşı çıkıyorlar bana... nasıl durayım...

6 Aralık 2010 Pazartesi

like a thief in the night

şu yaşadığım son bir haftada fark ettim ki, yeri geldiğinde inanılmaz sabırsız ve huzursuz bir insan olabiliyormuşum. her zamanki polyanna felsefesini bir kenara "fırlatıp", hatta topak yapıp atıp, bir anda kendine sürekli gerginlik ve şüphe yükleyen bir insan haline gelebiliyormuşum. öyle ki huzursuzluktan uykularım bile kaçabiliyormuş. aklıma takılan soruları sorup cevaplarını alana kadar o huzursuzluk geçmeyebiliyormuş. ve o aldığım cevaplar da 24 saatten daha kısa bir süre ancak tatmin ediyormuş, hemen ardından yeni sabırsızlıklar, vesaire vesaire...

5 Aralık 2010 Pazar

there's more to life

güne erken başlamak gibisi yok. evet uyanmak çoğu zaman işime gelmese de herhangi bir güne erken başlamayı ve o günü uzuun uzuun yaşamayı seviyorum. ve bu sabah da fonda sakin, güzel bir playlist elimde kocaman bir kupa çayla pazar huzuru yaşıyorum. bugün her şey güzel gidecekmiş gibi bir his var içimde, heyecanlanıyorum.

~~

dün kuzenim nişanlandı. aile içinde küçük bir kutlamaydı. biz erkek tarafı olarak, sanki gelin almıyormuşuz da biz oğlumuzu veriyormuşuz gibi hüngürdedik. gözlerimiz yaşlı ama gülücükler saçan fotoğraflar çektirdik. anladım ki benim de yaşım geliyor yavaştan, herkes "darısı başına" diyerek sırtımı sıvazladı.

bir de dün öğrendim çok değişik bir geleneğimiz varmış nişan yüzüklerinin bağlı olduğu kırmızı kurdelenin kız tarafında kalan kısmından yakın yaşlardaki kız/kadınlara yaşlarına göre, nişana kalan zamanla orantılı, kurdele kesilirmiş ve o kişi o kurdele parçasını yutarmış. bana da orta boyda bir taneyi şampanya eşliğinde yutturdular.

kısmet, nassip.

~~

güzel playlist önerilerine devam

There's more to life
http://8tracks.com/justin31409/there-s-more-to-life

3 Aralık 2010 Cuma

kendi düşen ağlar...

"kendi düşen ağlamaz" demişler ama ağlar, hem de öyle bir ağlar ki... bir kere en başta düşmüştür canı yanar ondan ağlar, onun ötesinde her şey kendi suçudur ve önce "bana bir şey olmaz, ben düşmem" deyip düşerek kendi kendini rezil etmiştir bir de üstüne ona ağlar katıla katıla...

ben de böyle bir insanım işte, başkalarının yaptıkları ağlatmaz beni, kendi yaptıklarıma, safça inanışlarıma ve kendimi her şeye çabucak kaptırmama ağlarım. karşıma bir fırsat çıkar, bocalar ve önce "hayır" derim sonra içimde kalır ben peşine düşerim. ulaşamazsam da kendimi yer bitiririm. ve sonunda muhakkaktır ki oturur ağlarım. şimdilik kendi kendimi huzursuz etme, yeme bitirme aşamasındayım, umarım bu sefer sonu ağlayarak bitmez...

ama yine söylüyorum, kendi düşen ağlar hem de öyle bir ağlar ki...

1 Aralık 2010 Çarşamba

herşeye rağmen

tam bir sene önce bugün açtım bu blog'u. senin eksikliğini biraz olsun daha az hissetmek için. senle konuşamadıklarımı sana buradan anlatmak için. üstünden koskoca bir yıl geçmiş, yine göz açıp kapayana kadar. bugün parmak hesabı yaptım üç kere, gerçekten 5 yıl olmuş mu diye...

küçücüktük. şimdi dönüp bakıyorum fotoğraflara, zihnimdeki anılara, cidden küçücüktük... her sabah sana sarılmayı çok özledim. her gün kahkahalarını duymayı, ne olursa olsun beni neşelendirebilmeni, sesini, kokunu... özledim işte... eksiksin bana...

bir gün yine buluşacağız iyilik meleğim...

çok seviyorum seni...

25 Kasım 2010 Perşembe

my shiny rainbow

sonunda sinir krizlerim ve stresli günlerim bitti. biliyorum sadece kısa bir süre daha rahat olacağım ama olsun. geçtiğimiz günlerin fiziksel ve ruhsal yorgunluğunu atmak üzere bugün kendime tatil verdim. sabah geç kalktım, bir de üstüne yatakta miskinlik yaptım, sonra uzun uzun sıcak duşun altında rahatladım, sakin sakin hazırlanıp canımın istediği saatte okula gittim ve dün akşam sınavına girdiğim dersime girmeyip arkadaşlarımla rahat rahat sohbet ettim, çay-kahve içtim, güldüm eğlendim. her ne kadar saçma sapan şekillerde ve zamanlarda deli gibi yağmur yağsa da bugün çok güzel bir gündü. gök kuşağı bile vardı!

~~

hayatıma çok güzel ve eğlenceli yeni müzikler giriyor http://8tracks.com sayesinde. üstelik inanılmaz güzel bulunmuş başlıklar altında. herkes kendine ve mood'una göre bir playlist bulabilir. şiddetle tavsiye edilen listeler:

Songs that should be played on repeat
Songs to lie on your bed and stare at the ceiling to
Songs that make you feel better
French Sunday Morning

21 Kasım 2010 Pazar

dikkat! iç karartır!

baştan uyarımı yaptım, günah benden gitti...

dönem ortasındaki uzun tatilleri sevmediğime karar verdim. bir sürü vaktim var diye bir sürü plan yaparsın; bütün arkadaşlarla görüşülecektir, aileye ve kendine vakit ayrılacaktır, ders çalışılacaktır, vb. ve bu hedeflerin hiç biri tam anlamıyla yerine getirilemez. hele bu tatiller bayram tatiliyse ve aile fertleri başka bir şehre ya da en azından şehrin başka bir köşesine gitmemişlerse, o tatil tam anlamıyla bir "overdose" kabusu olur çıkar. birbirini o kadar sık görmeye alışık olmayan çekirdek aile bireyleri birbirlerinden sıkılır, birbirlerini bunaltır ve kavga gırla gider. geniş aileye yapılan ziyaretler alışılagelenin dışında sıklaştığı için, karşılıklı laf sokuşmalar, hayata müdahaleler artar. yani küçüklüğümüzden beri bize aşılanan "bayramlar bütün ailenin bir araya geldiği mutlu günlerdir" olayının tam tersi çıkar. işin ders kısmına gelecek olursak, "ohooo, daha önümde kaç gün var, yarın başlarım çalışmaya" mantığı yüzünden çalışılması gereken o dersler hep son güne kalır. hele bir de sevgili Bilkent Üniversitesi öğrencisiyseniz kesin olarak tatil dönüşü bir sınavınız, quiziniz, projeniz ya da en azından bir ödeviniz vardır. hatta bazen her birinden en az birer tane vardır (şekil 1-a). hatta ve hatta o son gün keşfettiğiniz aslında çalışma planınıza katmayı unuttuğunuz başka bir okul ıvır zıvırı daha çıkar. buluşalım görüşelim dediğiniz arkadaşlarınızla yalnızca bir gün - o da şanslıysanız- dışarı çıkabilirsiniz ve hiç bir zaman da bir başka arkadaş grubuna ayıracak vaktiniz kalmaz. dikkat! tekrar uyarıyorum! 9 günlük tatilin son gün bunalımını yaşıyorum, içinizi karartırım!

~~

zaten yeterince içim sıkılmamış gibi bir de facebook karıştırdım, neyime lazımsa... çok eskiden tanıdığım, artık pek konuşmadığım fakat bir şekilde hayatımda yeri olan arkadaşlarımın profillerine ve fotoğraflarına baktım. gerçekten hayatımda olsun istediğim 3-4 tane şeye sahip olduklarını, benim gerçekleştirmek isteyip, hırslanıp yapamadıklarımı hepsinin bir şekilde yaptığını görünce önce onlar için sevinip gülümsedim, sonra kıskandım, sonra üzüldüm. bir yerde bir yanlışım var ama nerede olduğunu bulamadım. huzursuz ve mutsuzum şu an. izninizle yatağıma yatıp yorganı kafamın üstüne çekip manasızca yatacağım...

16 Kasım 2010 Salı

üç nokta

şu yazıyı sinir olduğum bilimum şeye adamak istiyorum.

1. bir insan bir şeyle ilgili bir sorumluluk alıyorsa ve bu sorumluluğun başarıyla yerine getirilmesi başka insanları da etkileyecekse adam gibi ilgilenilecek o işle. sorumluluk sahibi olan insan birine "istediğin zaman soru sorabilirsin" cümlesiyle beraber cep telefonunu veriyorsa o cep telefonuna atılan ve konu ile ilgili olan mesaja da cevap vermelidir. sırf o mesaja cevap verilmediği için insanlar mağdur durumda kalmamalıdır.

2. anneler sadece anne oldukları için her hangi bir konuda fikir belirtirken en doğru fikrin onlarınki olduğunda bu kadar ısrarcı olmamalıdır. örnek: istediği ceketi çarşıda bulamayan, bulduğunda da pahalı olduğuna inanan çocuk(!) annesinin "e ben sana dikerim" başlığı altındaki teklifine heyecanla yaklaşıp istediği modeli anlattığında "yok o senin yaşına uymaz sen onu istiyorsun ama ben beğenmedim dikmem" dememeli.

3. her türlü iletişimin bir adabı olduğu gibi teknoloji ile beraber hayatımıza giren chat ve mesajlaşma olaylarının da bir adabı olduğuna inanıyorum. bu adap ve incelik kuralları çerçevesinde bir insan bir insanla mesajlaşıyorsa ve bir konu üstünde konuşuluyorsa, konuşma bitiminde konunun kapandığı açıkça belirtilmeden cevap atmamazlık edilmemelidir.

bunlar benim görüşlerim, karşı çıkan varsa buyursun.

12 Kasım 2010 Cuma

the wind in my heart

hani böyle zaman zaman saçmalar insan ama bilinçsizce değildir, saçmaladığını bilir ve saçmalamak istediği için saçmalamaya devam eder. heyecanlanır, eli ayağı birbirine karışır, dünyanın en sakar en şapşal insanı oluverir bir anda. alakasız her şey anlamsız gelirken alakalı her şeye de kocaman bir gülümsemeyle karşılık verilir. durup dururken eğlenilir ve durup dururken üzülünür. daha bilmeden, tanımadan aşıktır. o kadar bilinmez o kadar yabancıdır ki platonik midir o bile bilinemez. ama aşıktır. ve sırf bu yüzden her zaman olduğundan daha güzel, her zaman olduğundan daha mutlu, her zaman olduğundan daha enerjik ama aslında her zaman olduğundan daha sakindir. sakindir çünkü o yokken her şey durağandır, normaldir, huzurludur. o zaman sorarım işte, aşık olunan kişi midir, fikir mi? ihtiyaç duyulan sevgili midir, sevgi mi?

4 Kasım 2010 Perşembe

therapeutic chain of events

Hani şaka olsun diye arada diyorum ya, "benim kafam iki şeye basmıyo bi econ bi de kağıt oyunları" diye, çok haklıyım! Bütün günümü kütüphane köşelerinde Engineering Econ isimli illetin yarınki sınavına çalışarak geçirdim. meyvesini toplayabilecek miyim, yarın göreceğiz ama bu sefer biraz daha umutluyum.

~~

bu haftayı dengesizlikler haftası olarak ilan ettim çünkü çevremdeki herkes dengesiz. bütün günü somurtarak ve "höm höm" diyerek geçiren insanlar günün sonuna doğru bir anda enerji patlaması yaşadılar bu haftanın günleri boyunca. zaman zaman tersi de oldu evet. sebebini bilemedim ama ben dahil herkes böyle.

~~

bugünkü başlığımın yazıyla uzaktan yakından alakası yok, tamamen bugün yaşadığım olaylar ve olayları yaşadığım sırada dinlediğim müziklerden kaynaklanıyor. (olayları anlatmayacağım) karar verdim bugün yazımda daldan dala atlayacağım.

~~

bu tilda dedikleri işaret bilkent endüstri mühendisliği hoca ve derslere ait internet sayfaları sayesinde hayatıma girdi (bkz. sevgili econ : www.ie.bilkent.edu.tr/~ie342) ama sevdim keratayı böyle dalga dalga...

~~

dün ispanyolca hocam başka bir hocayla yanımdan geçerken "bu da en iyi öğrencim dilhan" dedi, mutlu oldum.

~~

benim bi arkadaşım var cici, fark ettim ki o kadar seviyorum ki onu hayatımın her köşesine sokuşturuyorum, italya da yaptığım her etkinlikle alakalı sevdiğim fotoğrafları derleyip odama astım, baktım onların arasında bile var... iyi ki de var. arada kızsak da birbirimize iyi ki varsın bübü <3

(onun da blogu var onu da okuyun : www.postcardsfromreddanceshoesplanet.com)

~~

neden bütün blog isimleri uzun ve zor olur ki?

~~

ben bu blog'un ilk entry'sini salonda, kucağımda laptop criminal minds izlerken yapmıştım. o gün çılgın halüsinasyonlar gördüğümden, criminal minds izlediğimden ve salondaki kanepeye uzanmış olduğumdan ötürü blog'un adı "delusional minds lying on the couch"

~~

bu bilgisayar ve internet dilinde ne kadar çok yabancı kelime var. türk dil kurumu neden zamanında yeni karşılıklar bulup bu kavramları dilimize uygun sözcüklerle sokmamış ki hayatımıza? mesela bilgisayar çok güzel bir örnek, hepimiz kullanıyoruz, kaç kişi günlük konuşmasında computer diyor ki? demiyorsunuz değil mi hakikaten?

~~

ve bir entry'nin daha sonuna geldik. bilinç akışlarıyla ve sağlıcakla kalın.

25 Ekim 2010 Pazartesi

hopidik

iki gündür bir enerji, bir neşe, bir zıpırlık var üstümde. çok eğleniyorum. çok gülüyorum. "birazdan amcalar gelip beyaz gömlek getirecekler bana" diyorum sürekli ve zaman zaman hakikaten böyle olacak diye de ürküyorum içten içe. ama o kadar enerjik ve o kadar hopidik bir insanım ki şu an endişelenmek lügatımda (evet lügat) yok.

enerjime ve hopidikliğime uygun şarkılar arıyorum pek bulamıyorum. jackass party boy song denedim o bile olmadı, siz düşünün artık.

dün bir arkadaşım "blogunu okuyan insanlarla seni gün içerisinde takip eden insanlar seni bambaşka tanıyorlar" dedi, düşündüm ve hak verdim. ille içlenip celallenip ilhamlanıp mı yazmak gerekiyor dedim ve giriştim. fonda 90lar müzik klasörümden(fulya sağolsun) burak kut eşliğinde (sormadan söyleyeyim evet eğleniyorum) yazıyorum.

hopidikhopidikhopidikhopidikhopidikhopidikhopidikhopidikhopidikhopidikhopidikhopidikhopidikhopidik

14 Ekim 2010 Perşembe

la mia vita perugina

ve yine evimdeyim. perugia da -artik benim olmayan evimde- mutfak masasinin ustunde yaziyorum bu sefer. icimde bir huzur ve aidiyet duygusu...

dun aksam perugiaya gelir gelmez evde toplanip hep beraber yemek yedik. yine hepimiz bir aradaydik; chiara, pasquale, carlo, luca, fulya ve ben. biz evden ayrildiktan sonra eve gelenlerle taniòtik: italyan kiz, irene, ve alman cocuk, lewe.

bu sabah kalktim B&B'de kahvalti yaptim, merkezde dolastim, merdivenlere oturdum, Grom'dan -en sevdigim- karamelli dondurma yedim, espresso ictim...

burada bir hayatim var ve bu ikinci hayati yasamayi ve her yerde italyanca duymayi cok seviyorum. eger bir gun italyada yasama/calisma hayalimi gerceklestirebilirsem gercekten cok cok cok mutlu bir insan olacagim...

not: bilgisayar chiara'nin oldugu icin turkce karakterler yok, okumakta zorlandiysaniz affola=)

30 Eylül 2010 Perşembe

intolerance

insana insan kadar zarar veren başka bir şey daha yok. insanlar acımasız. insanlar sinsi. insanlar kötü. ve kimse, kendim de dahil hiç kimse, masum değil.

günlerdir düşündüğüm şeyler konusunda çok haklı olduğumu bir kere daha öğrendim bugün. hepimiz yapıyoruz bunu; konuşuyoruz. birilerinin hakkında atıp tutuyoruz, yorum yapıyoruz ve insanları yargılıyoruz. kim ne yaşamış, neden mutsuz olmuş, neden etrafına duvar örmüş ya da davranışlarının sebebi ne, en ufak bir fikrimiz olmadan yaftalıyoruz. ve konuştukça konuşuyoruz. marifetmiş ya da üzerimize vazifeymiş gibi anlattıkça anlatıyoruz. hakkında konuştuğumuz insana neler yaşattığımızı bilmeden, ve hatta bazen de umursamadan.

hani hep dalgasını geçeriz ya "çocukluğuna inelim" diye, keşke inip görebilsek, neler yaşamış, nasıl büyümüş, nelerle olgunlaşmış insan, çünkü insanın bütün karakterini oluşturan şey işte o yaşadıkları. her şeyin, her tavrın, her lafın, her bakışın sandığımızdan daha derin bir sebebi var aslında. sadece görmeyi reddediyoruz. her zaman en büyük problem kendimizinki, en zor yaşam bizimki sanıyoruz. değil. herkes zor zamanlar atlatıyor, herkes çarpık ilişkiler yaşıyor ve herkes biraz deli. ve biz insanları daha fazla delirtmek için elimizden geleni de yapıyoruz; istemeden ya da isteyerek...

bundan sonra biri hakkında konuşmadan önce iki kere daha düşüneceğim, karar verdim, "neden?" diye soracağım. herkes bunu yapsa belki daha mutlu hayatlar yaşardı insanlar...

14 Eylül 2010 Salı

dilhan pabucu yarım çık dışarıya oynayalım

az önce çok saçma bir hisse kapıldım. sanki evde yalnız yaşıyormuşum gibi. eve geldim, kendi başıma yemeğimi yedim, bulaşıkları makineye dizdim, yıkansın diye çamaşırı attım vb. yalnız yaşıyormuşum ama kendime saçma kısıtlamalar getirmişim. mesela eve en geç 9da dönmek zorundaymışım, arkadaşlarımla kalamazmışım. diyeceğim şudur ki; ey ebeveyn, madem benle bir iletişimin olmayacak evde, ben ne demeye eve geliyorum? kazık kadar oldum bıraksan ya arkadaşlarla "bahçede oynasam"... bunlar boşa yakarışlar bunu da biliyorum ama, inadım inat her seferinde şansımı deneyeceğim. saygılar.

8 Eylül 2010 Çarşamba

tanı

sanırım gerçekten depresyondayım. öyle hissetmesem de bütün belirtiler bu yönde. genel olarak mutsuz ya da umutsuz olduğum söylenemez ama geceleri uyuyamıyorum, gündüzleri de asla uyanamıyorum, evden çıkmak istemiyorum ama evde de bunalıyorum, işin en ürkütücü yanı da şu ki, uykusuz gecelerimde Glee izleyip ağlıyorum.

belki ismini en azından emmy ödüllerinde görmüşsünüzdür, görmediyseniz de ben söyleyeyim, Glee pek öyle oturup izlenince ağlanacak bir dizi değil aslında. fakat ben dört gecedir Glee izleyerek ağlıyorum. ilk gece 3 bölüm izleyip sadece birinde ağladım. ikinci gece 3 bölüm izleyip bir bölümün içinde iki kere ağladım. dün 3 bölüm izleyip iki bölümde toplamda 3 kere ağladım. ama bugün işler çığırından çıktı. 5 bölüm izleyip her bölümde iki kere ağladım.

şimdi bu yüzden sizden rica etsem bana bir tanı koyabilir misiniz acaba?

3 Eylül 2010 Cuma

gece yarısı kahvesi

ben bugün mutluyum! neden, nasıl, diğer günlerden ne farkı var, çok iyi bilmesem de mutlu ve huzurlu hissediyorum. sadece paylaşmak istedim. yüzümde bir gülümseme kendi içimde bir nostalji yaşıyorum. liseyi, öğretmenlerimi - en çok da edebiyat öğretmenimi- hatırlayıp daha da çok gülümsüyorum.

***

eğitim hayatımda dönüp baktığımda özellikle 3 insanı hep gülümseyerek, sevgi ve saygı ile anacağımdan çok eminim.

biri ilkokul öğretmenim Melek Kocatüfek. o yılları çok net hatırlamasam da bana karşı hep sevgi dolu olduğunu ve beni hep yüreklendirdiğini iyi hatırlıyorum. belki olaylarla değil ama hissettirdikleriyle... bazen eski fotoğraflara bakıyorum ve onu hep bize sevgi ile bakarken görüyorum. o yaşlardaki bir çocuğun en çok ihtiyacı olan şeyin sevgi olduğunu ve Melek Öğretmen'in şu an olduğum insan olmamda büyük payı olduğunu düşünüyorum.

diğeri bana tarih dersini sevdiren, lisedeki tarih öğretmenim Tamer Atacan. tarih dersinin yalnızca belirli tarihleri ezberlemekten ibaret olmadığını ve yorum yeteneği kullanarak tarih dersinin öğrenilebileceğini bana gösteren, o Çanakkale savaşını anlatırken göz yaşlarımı tutamadığım, sevgisi ve en önemlisi bize olan saygısını hep hissettiğim Tamer Hoca'm... ne zaman öğretmenlerimi ziyarete okuluma gitsem bana adım ve soyadımla hitap eden, gerçekten tarihin ezberlenerek değil ama okuyup içselleştirerek öğrenebilineceğini kanıtlayan, otoriter ama babacan tarih hocası...

ama içlerinden en çok teşekkür etmek istediğim, bana yapabileceklerimi gösteren dünyalar tatlısı edebiyat öğretmenim Işıl Köseoğlu Çırakoğlu. belki de farkında bile olmadan bana yazabileceğimi, kendimi bu şekilde ifade edebileceğimi gösteren, gerektiğinde bizimle birer yetişkinmişiz gibi konuşan, sıkıntılarımızı dinleyip bize akıl veren canımız, ıjıl hocamız. eminim ki sadece bana değil, bir çoğumuza yol gösterdiniz, kendimizi keşfetmemizi sağladınız. siz olmasaydınız, ben kendimde bir şeyler karalayabilecek güveni bulamasaydım, eminim ki mutsuz bir insan olurdum.

hepinizin emeği çok büyük. iyi ki vardınız, iyi ki öğretmenlerimdiniz. umarım ki sizi hayal kırıklığına uğratmadım. öğrenciniz olmaktan büyük gurur duyuyorum. emekleriniz için çok ama çok teşekkür ederim.

1 Eylül 2010 Çarşamba

mi mancano

mi manca perugia. mi mancano le belle gente e i bei momenti in sieme. voglio tornare in italia, voglio vedere i miei amici ma anche voglio conoscere nuove persone. perche a perugia, le gente ascoltano, vogliono sentire le cose io dico, vogliono sapere piu su me, mi vogliono conoscere. con i miei amici a perugia, quando stavamo bevendo le birre sulle scallette stavamo parlando di tutto e tutte le gente hanno ascoltato ognuno! qua ad ankara, conosco tanto gente, ho tanti amici ma ancora mi sento da sola. anch'io ho le cose di raccontare, anch'io voglio parlare con loro e raccontarle, ma non posso perche io sempre devo ascoltare...

mi manca perugia, mi mancano i bei momenti in italia...

grazie a tutti chi ha fatto "la mia vita italiana" indimenticabile...

benim de söyleyeceklerim oluyor bazen, bir dinleyenim olursa

ben insanım. çevremdeki bir çok kişi fark etmese de öyleyim. dinlerim, insanları kırmamaya çalışırım, alttan alırım, tartışmadan kaçarım, sevdiklerime kıyamam ve kızgın kalamam ama kimse sanmasın ki ben de başkalarının yaptığı gibi dinlemeyip sadece kendim konuşmaktan, kırıcı olmaktan, isteklerimi yaptıramayınca kavga çıkarmaktan, üste çıkmaktan, sadece kendimi düşünmekten acizim. sadece tercihim bu yönde değil. ama biline ki ben de kızabiliyorum, ben de kırılabiliyorum, ben de söylediklerim dinlensin istiyorum. ve bu yönde en çok da yakınlarım tarafından zarar görüyorum. işte bu yüzden yeni insanlar, yeni yerler, yeni ortamlar arayışındayım. hani o hayatınıza yeni giren insanların her dediğini dinliyorsunuz ya, tanımak için, kimmiş neymiş bilmek için, onları dinlediğiniz kadar beni de dinleseniz beni de tanırdınız belki. sizden beklediğim şeyleri anlardınız belki.

şimdi düşünüyorum da, ben belki de bu yüzden mesleğimin bol bol şehir/ülke/yaşam değiştireceğim bir iş olmasını istiyorum.

overdosed

ben iyiydim italya'da ya... cidden...

niye ben herkesi dinlerken insanlar beni dinlememeyi seçiyorlar acaba? ya dinliyor taklidi yapıp görmezden geliyorlar, cevap vermiyorlar ya da bariz bir şekilde dinlemediklerini gösteriyorlar. neyse ben yine herkesi olduğu gibi kabul eden ve uyumlu olan insan olmaya çalışırım, bütün zehir içimde ve blog'umda birikir...

benim de bu hayatta ve insan ilişkilerindeki rolüm buymuş demek ki... buyrun tepe tepe kullanın

27 Ağustos 2010 Cuma

mazoşist ben

şiirlerimi ve yazdığım diğer yazıları tekrar okuyunca bazı şeyler dikkatimi çekti. mesela acı çekmeden yazamıyormuşum. ve bu yüzden de yazdığım her şiir iç karartıcı. bana şimdi beni sorsalar, yaşamayı seven, zorluklarla karşılaşsa da mutlu olmayı becerebilen, arkadaş canlısı ve neşeli bir insan olarak tanımlarım kendimi. ama o şiirleri okuyunca eskiden ne kadar melankolik zamanlarım olduğunu gördüm. ve mazoşistliğime sinir oldum. her ne yaşarsanız yaşayın, hayat yine de yaşamaya değer ve güzel. neşelenin!!!

mendil

bir parça mendile anlattım dertlerimi
akıttım, arındım
bir parça mendile sildim göz yaşlarımı
şahidi oldu sıkıntılarımın
sımsıkı tuttum elimde
sırdaşıydı ruhumun
atmak istedim her şeyi
içimden dışarı, kendimden uzağa
yapamadım
aktı göz yaşlarım içime içime
artık işe yaramazdı
bir parça mendili çöpe attım az önce.

07/10/2009

ulaşılmaz

usul usul ağladım az önce; başımı cama dayayıp insanları seyrederek ve her birinin tek tek sen olduğunu düşünerek ağladım. iki damla süzüldü gözlerimden, aramızdaki engelin, sana ulaşmama engel olan tek şeyin başımı dayadığım cam, saydam bir duvar olduğunu düşünerek ağladım. kendimi gördüm camda, hayallerimi yansıtıyorsa diye ta derinlerine baktım gözlerimin, seni aradım. ne sen ordaydın ne de silik bir yansıman vardı soğuk camda. ben, yalnızca ben vardım. baktım, görmeyi istedim, sen olduğumu düşledim. gördüm sandım, yanılmışım. az önce ağladım usul usul; bakar gibi yaptığın, bakıp da görmediğin gözlerimden süzüldü yaşlar. bilemezdin...

16/11/2008

bir an

22 ocak 2008, 02:33. gün, ay, yıl, saat. zaman. bilinmeyen. dün, bugün, yarın. yaşanmış, yaşanmakta, yaşanacak. yaşamın üç evresi: geçmiş, şimdi, gelecek. doğum, olum, ölüm. her an kendi içinde barındırıyor bu üç evreyi. bir önceki anın yaşanmışlıklarının damakta kalan acı-tatlı tadı ve bir sonraki anın yaşanacaklarının belirsizliğini anlatan korkutucu derecede çekici kokusu... tüm bunların ortasında kaybolmuş bir şu an. her kayboluşta yeniden ortaya çıkan; parlayıp sönen, parlatıp söndüren bir şu an! doğarak ve ölerek oluşunu tamamlarken yarım bırakan; tezi, antitezi ve sentezi kendi içinde barındıran bir şu an, şimdi. geçmişin pişmanlıkları ve geleceğin getireceği yeni pişmanlıkların korkusu arasında boğulan, çırpınan, çırpındıkça daha da çok batan bir şimdi. geçmişe özlem, geleceğe sitem; geçmişe dönüş, gelecekten kaçış; geçmişten kaçış, geleceğe yöneliş arasında sıkışmış, yok olmuş, silinmiş, kaybedilmiş bir şimdiki zaman, şu an, şimdi.

yaşanan her an, bambaşka bir yaşam aslında. işte bu yüzden tüm bu kaos. işte tam da bu yüzden zaman, yaşam denkleminde bir bilinmeyen, üstelik ölçülebilen! bilinmeyen; zaman; geçmiş, şimdi, gelecek; dün, bugün, yarın. gün, ay, yıl, saat. 22 ocak 2008, 02:33

heves kursak ilişkisi

ve yine, yeni, yeniden ben... her gün bir yeni entry kampanyama hoş geldiniz. yapacak işiniz mi yok? o zaman bilgisayar karşısına geçin. duyamadım? internet ile ilgili yaşadığınız problemler sebebiyle MSN ve Facebook a giremiyor musunuz? o zaman sizin de yapacak başka işiniz yok, haydi blog yazın!

***

bugün sıkıntı dolu anlarıma yeni bir boyut katmaya, bir çılgınlık(!) edip koşmaya karar verdim. hem yararlı da olur diye düşünerek, giyindim -gecelikle oturuyordum, malum yapacak işim yok- ve koşu bandının üstüne çıktım. bir heyecanla çalıştırdım ve ısınmak için önce yavaş tempoyla yürümeye başladım. 2 dakikadır yürümekteydim ki sevgili koşu bandının o çok sevgili, ekranında E01 yanıp sönmeye ve koşu bandı periyodik olarak bip-biplemeye başladı. 1 numaralı error'un ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok ama o koşu bandı yaklaşık 2 senedir aynı hatayı verip duruyor her seferinde tamir ettirdiğimizi sanıyoruz fakat yanılmış oluyoruz. anlayacağınız üzere yine yapacak işim yok boş boş oturuyorum...

***

şiirlerimi temize çekeceğim, maksat iş olsun... hatta belki güzel olanlarını buraya da yazabilirim...

bıkkınlık

biri bana tatilden bıkacağımı söylese gülerdim kahkahalarla ama bıktım. sinirlerim bozuluyor resmen. sabah erken kalkayım da uykum düzene girsin diyorum, kalksam yapacak iş yok diye kalkmıyorum. sonra öğlen 1 de uyanınca sinir oluyorum kendime. ama hakikaten yapacak bir şey yok. o saatte dışarı çıksan ne yapacaksın, mecbur ev. e evde de televizyon ya da bilgisayar dışında uğraşacak bir şey yok. bütün gün ya televizyon ya bilgisayar başında... kaldı ki insanın sıkıntısını da gidermiyor bu meretler; onlar da tek düze, onlar da sıkıcı. bütün gün evde oturmak da insana kafayı yedirtiyor, akşam dışarı çıkıyorsun. her akşam her akşam o da bunaltıyor insanı. artık arkadaşlarının yüzünü görmekten bıkar hale geliyorsun... evde oturunca da surat bir karış, hem kendine hem ebeveynlere eziyet. okul başlasın ya da ben bir iş bulayım en kısa zamanda...

25 Ağustos 2010 Çarşamba

oryantasyon

bilenler bilir annemle arkadaş gibiyizdir, çok şey paylaşırız ama hakikaten paylaşırız yani sadece ben oturup anlatmam hayatımda olanları annem de anlatır. arkadaş problemlerimiz, hayat beklentilerimiz, ailevi sıkıntılarımız... akran gibi konuşur tavsiye veririz birbirimize. annem anlattıkça ve ben de yaşadıkça şunu anlıyorum ki ortam, yaş falan fark etmiyor; ikimiz de aşağı yukarı aynı sıkıntıları yaşıyoruz. ve ben biliyorum ki bu benzerlikler son 3 yılda, üniversite yaşamımla beraber fazlasıyla arttı. ve bu bana bir kez daha şunu düşündürdü, üniversite sadece bir öğretim kurumu değil aynı zamanda da -belki de en önemli- eğitim kurumu.

üniversiteye ilk girdiğimde liseden tanıdığım insanlarla beraber olmayı istememiştim. gerekçesi de belliydi; zaten kapalı bir topluluğun içinden gelip yine kapalı bir topluluk içine giriyordum ve hayat bu değildi. bu sebeple az çok tanıdığım bildiğim insanlardan uzaklaşıp kendime yeni çevreler edinmeye çabalamıştım. yaşayan bilir zorlukları vardır. kime güvenip güvenemeyeceğini bilemezsin, insanlar yüzüne gülüp arkandan konuşur, birine ulaşmak için seni kullanırlar, vesaire. bu sebeple üniversitenin özellikle ilk yılının insanı çok olgunlaştıracağına inanırdım. nitekim benden sonra üniversiteye giren bir çok arkadaşımla yaşadığım olaylar da bana bunu kanıtlamıştı. ancak ikinci sınıfta bambaşka bir şeyi daha keşfettim, insanları tanımak hiç kolay değildi ve tanıdım sanıp güvendiklerinin de seni yüz üstü bırakması sandığın kadar şaşılası bir şey değildi... üç senem bitti üniversitede, dördüncüsü başlamak üzere ve bu hala böyle devam ediyor, artık 3 yıldır tanıyorum dediğim insanlar yavaş yavaş birer yabancı oluyor.

üniversitede geçen bu üç senede öğrendiğim belli başlı şeyler var, paylaşmak istiyorum bunları:

1. bir insanı tanımak gerçekten zordur. günlerin, ayların, yılların beraber de geçse bildiğin insan sandığın insan değildir çoğunlukla...

2. herkesin arkadaşlık kavramı farklıdır. sen hayatımdaki en önemli şeydir arkadaş, arkadaş için fedakarlık yapılır, zor anında yanına koşulur, mutluluk paylaşılır, ve en önemlisi o arkadaşlığı korumak için zaman zaman kendinden vazgeçilir diye düşünürken, o arkadaşım dediğin insanın gözünde sadece zaman geçirmek için bir araçsındır bazen.

3. dost dediğin insanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez.

sonuncu ve en önemlisi:

4. üniversite sadece iş hayatı için değil aynı zamanda hayatın kendisi ve insan ilişkileri için bir ön hazırlıktır.

19 Ağustos 2010 Perşembe

işteee feeerahlık teeemizlik

odamı düzenliyorum. işe dolabımdan başladım, italyadan döner dönmez önce dolabımdaki kıyafetleri ayıkladım. artık giymeyeceğim kıyafetler dolabımdan dışarı çıkarıldı ve böylece elime gelip duran alakalı alakasız kıyafetlerden kurtulmuş oldum, düzenli ve nispeten boş bir dolaba sahip oldum. ardından sıra kütüphaneme geldi. bugün bütün ders kitaplarım, defterlerim, romanlarım, dvdlerim, fotoğraflarım, sakladığım bilimum şey ve pelüş oyuncaklarımı(evet hala bir sürü pelüş oyuncağım var ne olmuş yani) döktüm, ayıkladım ve silip yeniden yerleştirdim. yarın aynı işlemleri çalışma masam için yapacağım. herşey yeterince düzenli olduğunda da güzel fotoğraflarımı bastırıp duvarlarıma asacağım, italya hatıralarımı duvarlarda yaşamaya başlayacağım. bu fikri düşünmek beni mutlu ediyor.

***

her yeni başlayan şeyle beraber bir şeyleri değiştirme isteği uyanır benim içimde. bazen saçımı değiştiririm, bazen dövme yaptırırım, bazen odamı değiştiririm. bu sefer hepsini birden yaptım. hepsi de içimde bir ferahlık hissi uyandırıyor, hele odamı toparlayıp değiştirmek... bakalım bu sefer bu yeniliklerle beraber neler gelecek hayatıma...

I love me

i do love noone right now, so i thought why don't i love myself? i've been reading some types of motivational articles in a women's magazine and they all have a common theme "love yourself as you are". after i read, i don't know, five of them, i felt really gorgeus, because i am - in lots of different ways- better then all the other women saying that they love themselves, in addition to that i already love myself. please don't think that i am a megalomaniac, i just think that one cannot be happy about anything unless he/she is happy about himself/herself. yes i like myself and i am happy about myself but this does not mean that i don't have any flaws. everyone has flaws and everyone has something that he/she hates and wants to change but his/her life does not only depend on these flaws or whatever they are...

although i want to change lots of things about those; i like my appereance, i like my abilities, i like my life...

you should also try that, loving is easier than hating...

16 Ağustos 2010 Pazartesi

yaa yaa ye koko cambo

an itibariyle odamda bir kız uyuyor. evet o kız bize yatıya gelmiş olan ve ismini vermek istemeyen bir arkadaşım. hatta şu an uyandı, öksürdü ve geri yattı. halbuki ben döndüğümden beri bir birimizde kalamamıştık ve konuşacak tonla şeyimiz olması sebebiyle bilimum kafein içerikli içecek tüketerek uyumamaya şartlamıştım kendimi. fakat kendisi an itibariyle horulduyor. söyleyecek söz bulamadım daha fazla ve başka bir konuya zıpladım.

***

bugün kocaman bir grup halinde arkadaşlarla buluştuk. uzaktayken hissetmesem de özlemişim kendilerini. mutlu oldum. bütün gruba kocaman ve sıkı sıkı sarılasım geldi. sağlığım elverirse önümüzdeki günlerde farklı buluşmalar düzenleyip daha çok eğlenmeyi planlıyorum, artık kısmet...

***

artık sağlık problemi, hastane, acil servis ve ilaç görmek istemiyorum.

1 Ağustos 2010 Pazar

yaşamak

dün, şimdiye kadar yaşadığım en korkunç anları yaşadım. ölümden döndüm, ve hani derler ya "hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti" diye, doğruymuş. şimdiye kadar yaşadığım güzel anların hepsi, değer verdiğim insanlar kimi siyah beyaz kimi sepya, gözlerimin önünden geçtiler. ve ben o anda ölüm korkusuyla, anneme sarılıp "perugia" diye ağladım... şimdi aldığım her nefes bir şükran duygusu doğuruyor içimde, "ya hiç yaşamasaydım bunları" diye...

az önce yazdığım eski yazıları okudum da, 'bir erasmus öğrencisinin psikolojisi' ismi altında bu yazıları toplayıp bir kitap mı çıkarsam acaba diye düşündüm...

26 Temmuz 2010 Pazartesi

soğan kabukları ve cam kırıkları

bu yazıyı yazmamak için günlerdir direniyorum, sanki yazmazsam gerçekten bitmiş olmayacakmış gibi ama sanırım gerçeklerle yüzleşmemin vakti geldi. bitti. geri döndüm. ankaradaki evimde bilmem kaç yıllık odamda oturup bu yazıyı yazıyorum. geldiğim şehir, tanıdığım insanlar aklımda, içimde bir ağırlık, boğazımda bir düğüm bu yazıyı yazıyorum. değişik bir psikoloji içerisindeyim, bipolar ya da manik depresif anlar yaşıyorum, arkadaşlarla ve aileyle konuşurken bir anda ağlamaya başlayıp sonra gülmeye başlıyorum. fotoğraflara bakıp anıları hatırlayıp gülümsüyorum, özledim diyip ağlıyorum... kapalı alanda çok fazla kalamıyorum, bunalmayayım diye kendimi sokağa atıyorum ama insanlar üstüme üstüme geliyor, bağırıp kaçmak istiyorum... sokakta türkçe konuşan insanlar duyunca irkiliyorum... garip, çok garip hisler içindeyim, her şey sanki hiç gitmemişim gibi ama ruhum burada değil, zamanın ortasında bir yerlerde kaybolmuş sanki... sanırım erasmus sonrası sendromun literatür tanımı böyle bir şey olsa gerek...

çok güzel bir rüyadan uyandım. çok güzel bir 5 ay geçirdim, herkes tatil yaptım diye düşünse de çok şey öğrendim. bambaşka bir insan olmadım belki ama değiştim. ne isteyip ne istemediğimi gördüm ve istediğime ulaşmak yolunda kararlı adımları atacak cesareti buldum içimde, gücü topladım. kendimi tanıdım, hiç keşfetmediğim yönlerimi gördüm, küçük pişmanlıklarım oldu evet ama dönüp baktığımda bu 5 ayı ve içindeki herkesi hep gülümseyerek hatırlayacağımı biliyorum. sadece 5 ay kaldım orada ama o 5 ay, öğrettikleri ve yaşattıkları açısından 5 yıllık ömrüme denkti. üzüldüğümü gören bir arkadaşım şöyle söyledi, "bir kere erasmus olan hep erasmus kalır." şimdi orada olmasam da burada, içimde sürdüreceğim erasmus hayatımı ve kim bilir belki bir gün zamanın bir yerlerinde tekrar buluşurum ruhumla...

viva la vita erasmus!

5 Temmuz 2010 Pazartesi

yumusciak ghe*

bugün bir değişiklik yapalım güne erken başlayalım dedik. aslında demedik, zorundaydık zira benim hastaneye gitmem gerekiyordu. iki gün önce gece eve dönerken fulya gözümün aşırı derecede kanlanmış olduğunu fark etti. bir önceki gece hiç uyumamış olduğumuz için, uykusuzluktandır geçer diye düşündük, pek üstünde durmadık. ertesi gün kanlanmanın geçmediğini görünce eczaneden göz damlası almaya karar verdik. antibiyotiksiz göz damlamı aldım ve kullanmaya başladım, gözümü ve çevresindeki ağrıyı rahatlatmakla beraber kanlanmanın geçmesine pek bir etkisi olmadı. yine aynı gün aynada hala geçmemiş olan kanlanmayı incelerken, irisin kenar çizgisinde kahverengimsi renkte fakat iltihap gibi görünen bir kalınlaşma fark ettim. hemen internetten arattık ve iris iltihaplanması (iritis) sonucuna ulaştık. hastalığın seyrini açıklarken gözün motor kabiliyetinin tamamen kaybolması şeklinde bir ifade kullanıldığı için ben -haliyle- panikledim ve annemi aradım. annem antibiyotikli başka bir damla tavsiye edip hastaneye gitmem gerektiğini söyledi. fakat ertesi gün pazar günü olduğundan ve bu sevgili ülke italya da pazar günleri hastaneler bile çalışmadığından pazartesine(bugüne) kadar beklemem gerekmekteydi. pazar günü uyanınca gözümün çeşitli fotoğraflarını çekip anneme yolladım. ve ardından nöbetçi eczane arayıp annemin bahsettiği antibiyotikli göz damlasını aldım ve kullanmaya başladım. gözümdeki kanlanma ve ağrı kullandıkça hafifledi. yine de bugün sabah doktora gitmek üzere kalktık ve hastane yolunu tuttuk. hastanedeki sevimli doktor gözüme bakıp kullandığım damlaya devam etmemi yeni bir damla ve gözümü temizlemek üzere özel bir mendil vereceğini belirtti. yalnız vereceği damlanın göz bebeğimi biraz değiştirebileceğini belirtti. eh iyi dedim gittim eczaneden satın aldım. şimdiye kadar bir kere damlattım ve az önce aynaya baktığım zaman hayatımda kendimde gördüğüm en korkunç şeyle karşı karşıya kaldım. sol göz bebeğim neredeyse irisle aynı genişlikte olacak kadar genişlemiş sağ göz bebeğim ise küçülebileceği kadar küçülmüş. bir gözüm uyuşturucu almış gibi görünüyor. gözlerimin biri ışığı alabildiğince içeri aldığı biri de inatla almayı reddettiği için hiç bir şeyi net görmüyorum. ayrıca bir gözümü kıstığım için dehayko cepkin gibi görünüyorum. kaldı ki lens kullanmam yasak. hata belki bundan sonra hiç lens kullanamayacağım. isyan ediyorum. türkiyeye döner dönmez doktordan randevumu alıp göz ameliyatı olmak için gerekli testleri yaptıracağım. sevgiler.

* italyanca-türkçe konuşma kılavuzunda türk alfabesindeki 'ğ' harfinin ismini italyanca yazmaları sonucu oluşan kelime grubu

2 Temmuz 2010 Cuma

tatil

kimse şikayet etmesin şurada kalmış azcık vaktim, dönene kadar sadece Erasmus yazacağım.

hani dedim ya tatil diye, insanlar hakikaten sadece tatil yaptım sanıyor. halbuki ben bile bilmiyorum burada ne kadar çok şey kazandığımı ve öğrendiğimi. bir kere en başta kendi başıma iş yapmayı öğrendim. arkamı toplayacak, işimi kolaylaştıracak bir anne, baba olmadan işimi halletmeyi öğrendim, üstelik bunları öğrendiğim sırada daha adam gibi derdimi anlatacak kadar dil bile bilmiyordum. hazır yeri gelmişken, dil öğrendim, hem de konuşa konuşa, yaşaya yaşaya. dışarıdan insanların ülkemizi nasıl gördüğünü öğrendim. diğer ülkeleri dışarıdan bizim nasıl gördüğümüzü öğrendim. bin çeşit milletten insanla anlaşmayı öğrendim. hangi milletten olursa olsun kadın-erkek hep aynıymış onu öğrendim. tek tek saymaya aklım ermiyor şu anda cidden ama son birkaç şey daha var... italyanın her yanı çok güzelmiş onu öğrendim.

kendimle ilgili de çok önemli şeyler öğrendim aslında, meğer dışarı çıkarmadığım bambaşka bir ben varmış içimde onu tanıdım biraz da. şimdi en büyük sıkıntım geri dönerken onu terk etmekte aslında. bilemiyorum mecbur muyum onu yine eskiden olduğu yere hapsetmeye... yeni ve güzel kararlar aldım önümüzdeki yıllar ile ilgili heyecanlıyım da bir yerde dönünce yapacaklarım ile ilgili... yine de dönmek istemiyorum...

mis kokular*

her ne kadar hiç istemesem de kabul etmek zorundayım, mecburen döneceğim memlekete. hatta ağzım dilim varmasa da söylüyorum; an itibariyle 21 günüm kaldı. itiraf ediyorum burada bir çok insanın Erasmus hayatına göre çok daha sorumluluktan uzak boş denebilecek bir hayat yaşadım ama bin kere sorsalar bin kere aynı şeyi söylerim, hayatımda yaptığım en güzel şeydi Erasmus. bu 5 aylık tatilde döndükten sonra yapacaklarım hakkında bol bol düşünme fırsatım oldu. bu kararları şimdi burada tek tek açıklamayacağım (bkz. dereyi görmeden paçayı sıvamak) ama bu sefer "peeeeh" diyip caymamak konusunda kararlıyım. yeterince dinlendim, gönlümce eğlendim buradayken, şimdi zaman çalışma zamanı. bilkent denen zindanda kalan iki senemi de adam gibi değerlendirip kapağı uzaklara, hakikaten uzaklara atma niyetindeyim ya hadi bakalım hayırlısı. dedim ya çok düşünme fırsatım oldu buradayken, ne istediğimi henüz hala aşağı yukarı biliyor olsam da ne istemediğimden o kadar eminim ki... daha açık olayım hatta, kesinlikle ankara da kalmak istemiyorum. kimse üzerine alınmasın, özel ricamdır.

*evin alt katındaki pastane sağolsun sabahın köründe bizi bilimum yiyecek aşermeye zorluyor da...

29 Haziran 2010 Salı

manyak paratoneri

bugün perugia şehrindeki bütün manyaklar bizi buldu.

manyak no.1

parkta kendi halimizde oturmuşken karşı banka oturan amca nerelisiniz diye sormak suretiyle muhabbeti kurdu. konuşana kadar çok sevimli görünen yaşlı(60-70) bir amca olduğundan başta pek garipsememiştik. fakat amcanın soruları garipleşmeye başladı. amca ile aramızda geçen diyalog:
m1: manyak no.1, b: biz

m1: sizin ülkenizde evlenen kadınlar kırmızı giyiyormuş
b: yoo yok öyle bir şey.
m1: hımmm. sevgiliniz var mı?
b: yok
m1: sevişmek istediğiniz zaman napıyorsunuz?
b: öergh?!?!?!
m1: erkeklerden mi hoşlanıyorsunuz?
b: evet?!
m1: sevgiliniz yokken sevişmek için napıyosunuz?
b: hiç bir şey!
m1: mır mır mır seks mırmır sevişmek mır mır erkek...
b: bizim ülkemizde biz bunları böyle konuşmayız.
m1: e ne konuşuyosunuz? telefon faturası mı?
b: evet
m1: seks hakkında konuşmuyor musunuz? hiç?
b: hayır toplum içinde ve tanımadığımız insanlarla konuşmuyoruz.
m1: bakire misiniz ki? değilsiniz
b: iyi günler size...

bundan çıkarılacak ders: neymiş her zaman beyaz saçlı yaşlı amcalar sevimli insanlar olmayabilirmiş.

manyak no.2:
ev anahtarımızı çoğaltmak üzere anahtar kopyalayan bir yer ararken arkamızdan bir amcanın(bu sefer 40-50) seslendiğini duyduk. pek umursamamayı düşünüyorduk ki amca elindeki kağıdı ikimizin arasından kolunu uzatmak suretiyle gözümüze soktu. aramızda geçen konuşma:

m2: italyanca biliyor musunuz?
b: hayır
m2: hangi dili konuşuyorsunuz ingilizce?
b: azcık
m2: nerelisiniz?
b: türkiye
m2: aa türk lirası ne alemde ben türk lirası aldım çünkü kazançlı olur diye ama türk lirası sürekli aşağı yukarı oynuyor.
b: hımm evet.
m2: avrupa birliğine girecek misiniz sizce?
b: hayır
m2: ben biliyorum girmek de istemiyorsunuz
b: istemiyoruz
m2: çünkü o zaman enflasyon olcak değil mi?
b: aynı zamanda geleneksel değerlerimizi kaybedeceğiz
m2: ama bence 5 yıla gireceksiniz çünkü amerika istiyor.
b: hımm... hııı.
m2: öğrenci misiniz?
b: evet.
m2: ne okuyosrunuz?
b: mühendislik.
m2: zekisiniz o zaman. tıp ya da hukuk okusanız zeki olmanız gerekmezdi çalışsanız yeterdi ama mühendislikte zeka lazım anlamak için.
b: hıı evet.
m2: ne mühendisliği peki? inşaat mı elektronik mi?
b: endüstri
m2: o zaman daha çok iş seçeneği olur. mühendisler hemen iş buluyor. benim bir arkadaşım var mühendis hemen iş buldu. kim daha fazla parayı verirse ona gidiyor hem de, sürekli iş değiştiriyor.ne ,iş yapar endüstri mühendisi? hani şimdi inşaat mühendisi bina yapar biliyoruz siz ne yapıyorsunuz?
b: işte fabrikada üretimde falan çalışıyoruz.
m2: o zaman çok iş var italya da size bir sürü iş olanağı var bizim endüstrimiz çok iyi, türkiye de endüstri yok değil mi?
b: nası yani? var olmaz olur mu? hem de iyi bir endüstrisi var.
m2: iyi iş bulursunuz o zaman, çok para var mühendislikte. ee niye geldiniz buraya dil mi öğreneceksiniz?
b: evet.
m2: türkiye de öğrendiniz mi?
b: evet.
m2: bursla mı geldiniz?
b: hayır.
m2: ankaraya gidin orada italyan kültür var orada burs veriyorlar.
b: biliyoruz.
m2: siz şimdi sınava gireceksiniz. geçmiş zaman biliyor musunuz?
b: evet
m2: gelecek zaman?
b: evet.
m2: kondisyonel?
b: hayır.
m2: o zaman b1 belki
b: hımm...
m2: b2 olunca çok uzakta oluyor kursun yeri. eskiden lise vardı şimdi kapattılar ama sınıflarını yabancılar üniversitesine veriyorlar. geçen sene bir kadın vardı 50 yaşında sıcaklarda yürürken kalp krizi geçirdi, ambulans geldi, hastaneye kaldırdılar gitti kadının kalbi, ama ölmedi kadın. işte siz gençsiniz size böyle olmaz ama kilo verirsiniz. bir ay mı kalacaksınız?
b: evet.
m2: şimdi ne yapıyorsunuz?
b: işimiz var gitmemiz lazım.
m2: peki madem bir dahaki sefere görüşürüz.
b: KAAAAAAAAÇÇÇÇÇ!!!

buradan çıkarılacak ders: nasılsa bir şey bilmiyorlar diye Türküz dememek gerekiyormuş, o kadar kolay kurtulunamıyormuş.

24 Haziran 2010 Perşembe

doğum günüsüm

doğum günümde bir yazı yazmıştım , yayınladığımı sanıyordum fakat sevgili internetimin azizliğine uğramışım sanıyorum. o zaman ne yapmalı? tekrar yazmalı, buyrunuz:


Doğum günümdü bugün. Ve şimdiye kadar yaşadığım en anlamlı doğum günüydü. Uzakta yakında, bin çeşit milletten, bir sürü insan tebrik etti. Onun da dışında gerçekten benim için çok fazla anlam taşıyan hediyeler verdi bana insanlar. Hediye derken, yanlış anlaşılmasın, maddi şeyler değil gerçekten manevi değeri çok yüksek hediyeler aldım. İlk hediyem ailemden geldi, benim için en anlamlı hediye, 20. Doğum günümü burada, İtalya’da, çok sevdiğim ve ömrüm boyunca gülümseyerek hatırlayacağıma emin olduğum Perugia’da geçirdim, bundan daha güzel bir hediye olamazdı, teşekkür ederim annecim ve babacım. Uzaklardan Türkiye’den bir hediye geldi ikinci olarak. Hiç beklemediğim bir anda bir kutudan çıktı İrlandalı küçük bir kuzu, teşekkür ederim Berk. En yaratıcı hediyem de bübümden geldi, elleriyle kek yapmış bana, her aşamanın fotoğrafını çekmiş idylle albüm yapmış, bir de güzel mektup yazmış=) yeni yaşımın ilk saatlerinde kocaman gülümsememe sebep oldun bübü, teşekkür ederim. Bir başka güzel hediye de, 4yıl öncesinden geldi, güzel bir şiir, anlamlı bir yazı, küçük bir mesaj ile. Hatırlandığımı ve birileri için önemli olduğum hissettim bir kez daha, çok teşekkür ederim koala. Küçücük ama anlamlı bir başka hediye de buradaki Katalan arkadaşlarımdan geldi, onlar bu yazıyı okuyamasalar da, teşekkürü borç bilirim, küpelerimi kullandıkça sizi ve burada beraber geçirdiğimiz güzel vakitleri hatırlayacağım sara ve carla, teşekkür ederim. En son hediyem de –artık böyle söyleyeceğim kimse yanlış anlamasın- hayat arkadaşım fulya’dan, hep almayı düşündüğüm fakat ertelediğim, ama kesin olarak benim olmasını istediğim iki şeyi almış, bir de not yazmış bana “içime sinmedi” diye. Benim içime daha fazla sinemezdi, yeni evimizde yeni yemek tariflerimizi yazarız beraber tarif defterime ve küçük prens i okudukça –anlayabilirsem İtalyancasını- italyayı ve beraber yaptığımız binlerce geziden en çok da La Feltrinelli gezilerimizi hatırlarım. Teşekkür ederim sana da fuglia.

Beni yeterince tanıyanlar bilir, pek çaktırmasam da sulugöz bir insanım, ve bu mesajı da yazarken ağlıyorum. Belki alkollü olduğumdandır ama sanırım gözlerimin dolmasının bu sefer gerçekten bir anlamı var. Hayatıma girmiş olan, hala orada duran, gitmiş olan, gitmek zorunda kalan, ya da benim gönderdiğim herkese, beni şu an olduğum insan yapan her şeye, her arkadaşıma, her düşmanıma, her sevgiliye, her acıya, her mutluluğa, her nefrete, her sevgiye, her yıla, her yaşa, her güne, her ana, her kalp atışı ve her nefese sonsuz teşekkürler. İyi ki vardınız, iyi ki varsınız ve iyi ki olacaksınız.

not: hazır yazıyı aynen kopyala yapıştır yaptığımdan gün ve tarih açısından şaşırmaca olabilir. doğum günüm 21 haziran, hatırlana...

23 Haziran 2010 Çarşamba

sevmiyorum bavulları

bir önceki, hatta az önce yazdığım yazıda da belirtmiştim artık bir evimiz daha doğrusu bir odamız olduğunu. biraz daha detaylı anlatmak istiyorum. odamız gerçekten kocaman. üstelik bir duvarı da sadece cam ve balkon kapısında oluştuğu için hayli aydınlık ve ferah. yerdeki fayanslar(evet fayans) çok enteresan bir desene sahip ve simli ve parlak olmaları sebebiyle yerler sürekli ıslakmış gibi görünüyor. mobilyalar açık renk ve kocaman, çok fazla boşluk var raflarda ve orada burada bu sebeple de her yer temiz, ferah ve KOCAMAN görünüyor. yeni yerleştiğimiz için her şey çok ama çok düzenli. o kadar sevdim ki odayı, evi ve içindekileri, hep (ama hep) burada kalabilirim, Türkiye'ye dönmeden, Perugia'da, evimde, odamda... her ne kadar yatakların altına saklamayı başarabildiysek de çoğunu, o sığdıramadığımız ve dolapların tepesinden bize bakan iki bavul bize inatla geri döneceğimizi hatırlatıyor... sevmiyorum onları...

moving out day can be a very dangerous day

taşındık! artık bir evimiz var. kocaman bir odamız, güzel bir balkonumuz, mutfağımız, çayımızı alıp oturup sohbet edebileceğimiz bir mutfak masamız, 3 tane italyan ev arkadaşımız ve küçücük minicik bir kedimiz var. ayrıca bunların yanı sıra biraz enteresan da bir hikayemiz var... her şey çok hızlı gelişti. son bir iki haftadır "ya son ayımızda da ev tutsak şöyle bir 200 euroya kadar kirası olsa" şeklinde kendi çapımızda hayal kuruyorduk fulya ile. bundan 4 gün önce sürekli gittiğimiz, yaşlı teyzeler tarafından işletilen, güzel kafemize kahvaltı etmeye gitmiştik. oradan çıkıp yurda doğru yürürken bir yandan da alakasız yerlere yapıştırılmış kiralık ev/oda ilanlarına bakıyorduk ki gözümüze 156 euro yazısı çarptı. gözlerimiz kocaman olmuş vaziyette ilanı okuduk ve altındaki numarayı aramaya karar verdik. aradık ve karşımızdaki kızın "hadi gelin hemen odayı görün" demesi ve adres tarifi üzerine "Binbi" kafeyi aramaya başladık. az gittik uz gittik dere tepe aşmadık ama biraz dolandık, daha sonra fark ettik ki aslında bizim sürekli gittiğimiz ve adı B&B olan kafeden bahsediyormuş. kafenin önüne gittik ve kızı çaldırdık, bizi gelip alacağını söylemişti. kızı beklerken yukardan "ciaoooo" diye bi ses duyduk ve kafamızı kaldırdık, meğer ev bizim pastanenin üst katındaymış. yukarı çıktık, kızlarla tanıştık odayı ve evi gezdik, kedi sevdik... o sırada bir aylık kalmak istediğimizi öğrenince kızlar ev sahibine sormak gerektiğini çünkü ev sahibinin iki aylık kiralamak istediğini ama sorar sormaz bizi arayacaklarını söylediler. "noooooluuur olsuuuun" diye dualar ederek oradan ayrıldık. ertesi gün saat 12de çalan telefon üzerine odayı tutabileceğimizi öğrendik ve sevindirik olduk. hafta içi istediğimiz bir gün taşınabileceğimizi söylediler ama pazartesi günü doğum günüm olduğundan biz salı taşınmaya karar verdik. dün bin çeşit zorluk ile toplandık fakat toplanmış halimiz bile dağınık sayılırdı, çünkü fulyanın iki büyük bir küçük bavul, 5 tane kutu ve 2 tane sırt çantası vardı, benim de bir büyük bir küçük bavul 3 tane poşet bir çekçek, iki spor ve bir sırt çantam vardı. baya almancı gibiydik. iki sefer taksi kullanmak suretiyle eşyalarımızı taşıdık ve belimiz kopana kadar yerleştirdik... sonuç olarak kocaamaaan ve toplu mükemmel bir odamız var. bir de minik pisicik...

not: asla geri dönemeyeceğiz...
not2: iki güne annemler geliyor

19 Haziran 2010 Cumartesi

zihni sinir*

bir süredir düşünmekteydim, bugün yazmaya karar verdim. insan denen varlık çok değişik bir şey. çok enteresan bir zihni var. sanmıyorum ki insandan başka, kendi söylediği şeylere herkesten çok inanıp, tek olasılık buymuş gibi kabul edebilecek herhangi bir varlık olsun. aklı başında sayılabilecek yaşa geldikten sonra hep böyle düşündüm; insan isterse her şeyi yapabilir, sadece düşünmek ile bir çok şeyi başarabilir, hala da buna inanıyorum, üstelik gün geçtikçe yaşayarak da kanıtlıyorum.

çevremdeki insanlardan da kendimden de çok iyi bildiğim bir konu, aşk. özellikle dişi cinsiyetteki insan mahlukatları 3 dakikadan, 3güne kadar, yani 3 vakte kadar bir insana aşık olma kapasitesine şiddetle sahipler, üstelik sadece düşünerek ve başkalarına anlatarak. minicik bir olay mı oldu, hoşuna gittiyse hatun kişi anlatır da anlatır, sonra bir de bakmış ki farkına bile varmadan, anlatmaktan sarhoş olmuş, saçma bir olayı 3 kere baştan yaşamaktan dolayı da aşık olmuştur. bu koşuldaki hatun kişi salaktır, bunu yaşamayan herhangi bir hatun kişi de şiddet ile tebrik edilir.

elimdeki en taze örnek şu an bu olduğu için sadece bunu yazıp bırakıyorum, ama hayatta bu konu ile ilgili bir çok örnek olduğunu düşünüyor, sizleri kırmıyor ve en azından başlıklarını yazıyorum:

(bkz. "bugün sarhoş olasım var" diyip bir bira ile sarhoş olmak)
(bkz. "bugün çok güzelim" diyip herkesi kendine baktırmak)
(bkz. "allahım asla yapamayacağım" diyip sınavda batırmak)

... to be continued ...

* zihni sinir, burada "zihin" ve "sinir etmek" kavramlarını çağrıştırması amacı ile kullanılmıştır, lütfen zihninize başka şeyleri çağrıştırtmayınız.

13 Haziran 2010 Pazar

yeni güne merhaba

saat olmuş yine sabahın körü ve benim uykum gelmemek konusunda hayli inatçı. saate bakıyorum, altıya yirmi var, uyumak lazım, uyku yok. yatsam diyorum ama bu saatte yatınca kim bilir kaçta kalkacağım. uyumasam, o da anlamsız, yapacak işim yok uykusuz kalmanın ne manası var. zaten üç gündür, sabahları ötmeye başlayan yeni arkadaşlarımla azıcık sohbet etmeden uyumuyordum, başladılar yine cik cik cik... bu böyle olmayacak ben uyumaya gidiyorum, gitmeden bir merhaba diyeyim dedim. herkese günaydın.

11 Haziran 2010 Cuma

=(

mutsuz hissediyorum. ne nedenini yazmak, anlatmak istiyorum ne de bu durumu düzeltmek. sadece duyurmak istiyorum herkese, şu an mutsuzum ve ağlıyorum. yarın uyandığımda geçecek belki ama burada gecenin bir yarısı odamda yapayalnız otururken birileri ne hissettiğimi bilsin istiyorum; mutsuzum şu an.

23 Mayıs 2010 Pazar

beni bırakın bu caddelerde

bugün sabah daha şehir uyurken ben sokaklarda yürüdüm. benden ve kuşlardan başka kimse yoktu sokaklarda. insanın iliklerini ısıtan parlak güneş sırtıma vururken yürüdüm, her gün geçtiğim sokaklardan, caddelerden geçtim ve bir kez daha bu şehri sevdim.

kalıcı olsun istiyorum, yaşadığım her şey değil ama bu şehir, sokakları, eski yapıları, hatta yokuşları ve küçük küçük merdivenleriyle bile kalıcı olsun içimde, hayatımın bir yerlerinde. biliyorum dönmem gerek, ama buraya tekrar gelmek istiyorum, tekrar yaşamak istiyorum burada...

güneşin ısıttığı taşlardan birinin üstüne yatıp orada kalmak istiyorum, kimse ellemesin, kimse rahatsız etmesin, bıraksınlar beni bu caddelerde...

http://fizy.com/#s/1ajfx0

4 Mayıs 2010 Salı

mi manca

gecenin bir yarısı, odamda bilgisayar başındayım. yapayalnızım, herkes uyumuş, kimse yok konuşabileceğim. başım dönüyor, midem bulanıyor hafiften. damarlarımdaki alkolü hissediyorum, yavaş yavaş uyuşuyor parmaklarım, eğer yazmak istiyorsam hızlı olmalıyım bu yüzden. gevşek, sakin ve mutluyum. bir yandan da heyecanlıyım anlamsızca, ve tedirgin. geride bıraktıklarımı düşünüyorum, insanları. ve önümdeki yaşamı düşünüyorum, en çok da insanları. acaba anlayabilecek miyim kimler gerçekten dostumken, kimler yabancı bana, ya da kimler özledi benimle geçen vakitleri benim onlarla geçenleri özlediğim kadar?

sabaha kadar oturmak istiyorum, yorgunum. uyumak istiyorum ama uyumak için çok aydınlık her yer. yanlış anlamayın saat daha sabahın 4 ü, her yer yeterince karanlık ama zihnimi karartamadım bir türlü; aklımda düşünceler, fikirler, anılar, kişiler ve endişeler var. uyuyamam ama uyanık da kalamam. derin nefesler almak istiyorum ama uyuyanları uyandırmaktan korkuyorum, hem içimdekileri hem çevremdekileri.

eğer siz de benim gibi doğdunuz şehirden, hep bildiğiniz insanlardan uzaklaşmadıysanız size bir uyarı: zormuş uzak kalmak, ama özlemek yüzünden değil, alışılmadık olduğundan.

---

özlem nedir? özlemek nasıl bir histir? tanımı herkese göre değişir mi? ya da hissettirdikleri? italyanca da "özlemek" diye bir kelime yok, eş anlamlı sayılabilecek bir kelime grubu, bir deyiş var. "seni özledim" demek istediğinde, "mi manchi" diyorsun, yani "bana eksiksin". sanırım çok daha açık ve hissedilenlere çok daha uygun bir deyiş. hatta buna göre, hiç sahip olmadığın şeyi bile özleyebilir insan... tartışmaya açık gerçi, ama ben hissediyorum. ben bir şeyleri ya da birilerini özlemedim, bir şeyler ve birileri bana eksik...

3 Mayıs 2010 Pazartesi

kalmak


her şeyin bir sonunun olması ne kadar kötü. bazı şeyler hiç bitmese mesela, hep aynı tadı verse; sıkmasa, baymasa, ama bitmese. bir yere gidince dönmek zorunda kalmasak, tam da alışmışken.

bazen, işim gücüm olmadığında -ki sık sık bu durumdayım-, insanların profillerine ve fotoğraflarına bakıyorum facebooktan. aşağı yukarı yarım saatlik bir "sanal sapık" seansından sonra, kendime, insanlara ve yaşam düzenlerine sinir oluyorum ve bir kez daha fark ediyorum, dönmek istemiyorum ben.

keşke diyorum, birinci dönemden gelip bir yıl kalsaymışım burada. şu an beni üzen bir çok şey yaşanmamış olurdu o zaman. eylül başında gelirdim, hem böylece nefretle hatırladığım bazı insanlar hayatımın çoook uzak köşelerinde olurdu hem de bu kadar uzaktan bir ilişki yaşamaya çalışan, ve bir şekilde üzülen iki insan olmazdı. belki daha sonra karşılaşır, sakin, mutlu ve uzuuuuun bir ilişkimiz olurdu. sonra böyle düşündüğüm için kendimle tartışmaya başlıyorum, "şimdi olduğum yerden ve yaşadığım ilişkiden mutsuz ya da pişman mıyım?" diye soruyorum kendime, ama cevabını daha soruyu sorarken biliyorum, "hayır", kesinlikle pişman ya da mutsuz değilim, biliyorum ki yine olsa yine aynı şeyleri yaparım.

ama yine de dönmek istemiyorum ben. geleli sadece iki buçuk ay oldu ama sanki çok daha uzun zamandır buradaymışım gibi hissediyorum. dönmeme üç ay daha var ama ben paniğe kapılıyorum bitiyor diye. bitmesin, ankara'ya ve okul hayatıma geri dönmeyeyim... her şeyi gözden kaçırıp sadece koştur koştur bir şeyler yetiştirmek ya da bir yere yetişmek zorunda olduğumuz stresli hayatı istemiyorum, ama kaçarım yok onu da biliyorum...

başıma gelen en güzel şey erasmus... sanırım desteği için anneme sonsuz teşekkürler borçluyum.

26 Nisan 2010 Pazartesi

yazı yazmak

ben blog yazmayı özledim. böyle bilgisayarın başına oturup, durmaksızın klavye tıkırdatmayı, kelimelerin kendiliğinden aklıma gelip güzel güzel cümleler oluşturmasını özledim. ama işin çelişkili yanı şudur ki, söylemek istediğim binlerce şey olsa da, canım yazmak istemiyor. içimdeki heyecan sönmüş sanırım, oysa anlatacak o kadar çok şey var...

neden artık yazmadığımı soran insanlar var, bu sebeple bu kısa entry'i yayımlıyorum. bir süreliğine affedin beni, gün gelecek ben yine güzel güzel, uzuun uzuuun yazılar yazacağım.

o gün geldiğinde görüşmek üzere. sevgiler herkese.

13 Nisan 2010 Salı

isteksiz

yazmayalı uzun zaman olmuş. ayrıca farkettim ki son yazım da son derece baştan savma ve isteksiz yazılmış. demek ki ben de bir duraklama dönemine girdim. farkındayım aslında; yazasım gelmiyor.

bu da bir bildiri olsun sizlere, bundan sonra çok fazla yazı beklemeyin benden.

belki de bir şeyler değişmiştir, hayatımda, içimde, benimle ilgili bir yerlerde... yaptıklarımı anlatmak zor ya da sıkıcı geliyordur belki, ya da hislerimi ifade etmekte zorlanıyorumdur... ben de bilemiyorum. ben de tanıyamıyorum şu sıralar kendimi ve aslında kimseyi.

gece uyumak istemiyorum, gündüz uyanmak, ve her seferinde lanet ediyorum anlamsız uyuduğum gündüzlere. umut var içimde normale döneceğime dair, her şeyin düzeleceğine dair, ama o umut ışığında ilerlemeye bile üşeniyorum bazen.

nedendir bilinmez bu hallerim, geçecektir diye düşünüyorum, dua edin.

29 Mart 2010 Pazartesi

kem küm

arada sırada yazmak lazım tabi. hayır işin kötü yanı artık yazmaya üşeniyorum. artık her şeyi yapmaya üşeniyorum. hiç hoş değil. bu durumu değiştirmek lazım. tam da bu sebeple bugün sabahın köründeki dersime gittim bir gazla fakat bilmediğim bir sebepten ötürü bugün okulda hiçbir ders yokmuş, in cin top oynamaktaydı. neyse şimdi havadisler.

geçtiğimiz günlerde anlatılası ilginç olay olarak bir tek siena gezimiz var. anlatayım. bir gece önceden o bar senin bu bar benim gezip, eğlendiğimizden ötürü, uyumamaya karar verip sabah 7 deki otobüsü bekledik. sabah 7 de koşa koşa otobüse gittik ve daha otobüs hareket etmeden uyumaya başladık. saat 9 da siena ya vardığımızda ben lenslerim gözüme yapıştığı için gözlerimi açamıyordum. yol boyu hiç susmayan, rüyalarımda fon müziği(!) olarak sesini ezberlediğim sevgili rehberimiz bizi otobüsten indiğimiz yerin biraz ötesinde bir kiliseye götürdü. orada bizi bırakacağını, saat 6 da otobüsten indiğimiz yerde buluşacağımızı, o zamana kadar serbest olduğumuzu söyledi. perugia dan daha küçük bir yer olan siena için gerçekten çok uzun bir süre. gidip ana meydanı gördük saatler boyu orada oturduk. sonra katedral(duomo) görelim diye, katedrale yürüdük, canımız müzeye girmek istemedi, eda ve ispanyol arkadaşını müzede bırakıp dolanmaya çıktık. biraz daha dolandıktan sonra edalarla buluştuk ve edanın tavsiyesi üzerine müzeye girmeye karar verdik. toplam 6 tane müze için 5 euro verip tek bilet aldık. müzelerin birinde bir kulenin tepesine çıkıp manzara seyrettik. fulyayı bir kat aşağıda bırakıp en tepeye çıktım, manzara muhteşemdi ama dönüşüm de muhteşem oldu. düz dururken omuzlarımın sığamayacağı genişlikte, her basamak bileğimden dizime kadar yükseklikte, döner merdivenden aşağıya bakmadan inmek pek kolay olmadığından ben de her adımımı kontrol ederek dolayısı ile aşağıya bakarak indim. aşağı indiğimde dizlerim ve ellerim titremekte, başım da inanılmaz derecede dönmekteydi. çeşitli müzeleri gezip sıkıldıktan sonra tekrar merkeze gitmeye karar verdik. yolda giderken gözümüze kestirdiğimiz sandviçleri yemek üzere bir yere girdik. sandviçlerimizi beklerken gözümüz televizyona takıldı. kadın programı tadındaki bir programda bir travesti hayat hikayesini anlatıyordu. konuşmasında bir gariplik vardı, dikkatle dinledim sonra dönüp fulyaya "yahu türk gibi konuşuyor italyancayı" dedim. cümlemi bitirdiğim anda alt yazıda "Efe Bal: ..." metnini gördük. meğer bu efe bal isimli travesti kardeşimiz hakikaten türkmüş. italyada kadın programında türk travestiyle karşılaşmış olmanın ve benim onun türk olduğunu konuşmasından çıkarmamın şaşkınlığıyla sandviçlerimizi bitirip tekrar yola koyulduk. merkezde güneşli bir yer bulup oturduk. insanları seyredip, fotoğraf çekip gülerken, meydandaki herkes bir anda alkışlamaya başladı. kafamızı çevirince kilisede evlenmek üzere birilerinin geldiğini fark ettik, biz de alkışladık ve fotoğraf çektik. sonra düşüncelere daldık, biz orada hayatımızın herhangi bir gününü yaşarken birileri için o gün hayatlarındaki en önemli günlerden biriydi. bunları düşünüp etrafa bakarken yanımızda birilerinin türkçe konultuğunu fark ettik ve kulak kabarttık. beraber fotoğraf çektirmek istiyorlar kime soracaklarını bilemiyorlardı. "biz çekelim mi?" diye en sevimli halimle sordum, bir gülüşmeler, "ahahah ay ne tesadüf"ler, "öğrenci misiniz?" falan filan derken fotoğraflarını çektik ve kendilerine veda edip oturmaya devam ettik. yaklaşık bir yarım saat sonra arkadan sinsice yaklaşan türk kadınla aramızda şu konuşma geçti:
- şey siz burada mı öğrencisiniz?
- yok,perugia dayız biz, gezmeye geldik sienaya.
- okuduğunuz yer yakın mı buraya?
- yakın yani iki saat uzaklıkta.
- biz de bu yeni geldik buraya normalde bolonyada kalıyoruz. türk hava yolları yeni sefer koydu bolonyaya biz de deneyelim dedik ilk seferle biz geldik ahaha işte sabah pisa ya gittik pisadan geliyoruz. pisa güzel bir yer ama bolonyada görcek hiçbir şey yok. ben de size şeyi soracaktım, hani yemek yenecek güzel bir restoran var mı buralarda diye hani akşam yemeği için?
- haa, bilmiyoruz ne yazık ki.
- eh öyle mi biz de hani burada öğrenciyseniz biliyorsunuzdur diye şeyettik, eheh, işte benim kızım da bu sene St. Joseph'i bitiricek işte fransaya gitmeyi planlıyor üniversite için de böyle yurt dışında okuyan öğrenciler görünce bir yakınlık hissediyoruz ehehe, bu arada isterseniz bizimle kahve içebilirsiniz.
- aa çok sağolun ama bizim otobüsümüz kalkacak birazdan, teşekkür ederiz.

klasik türk davranışı; yurt dışında türk mü gördün hemen hayat hikayesini öğren ve sidik yarıştır. sinir olduk, dalga geçtik, güldük, eğlendik ve otobüse koştuk. daha otobüs hareket etmeden uyuduk ve gözlerimizi perugia da açtık. ve içimizde, mutlu, sıcak bir şeyler hissettik, yuvamıza dönmüş gibi sanki...

24 Mart 2010 Çarşamba

lasciatemi cantare

fark ettim ki yaptığım şeyleri anlatmaktan, hissettiğim şeyleri anlatmayı bırakmışım. yazılarım gülten dayıoğlu'nun yolculuk anıları şeklini almış. hoşuma gitmedi bu durum. kendime, düşündüklerime, hissettiklerime soru sormayı mı bıraktım acaba? halbuki birçok şey hissediyorum bir gün içinde, ama şu an bile nasıl paylaşsam bilemiyorum. belki ilham perim kaçmıştır.

~~~

keşke buraya da bahar gelse. hava ılık olsa, yine hırka kazak giysek ama mont giymesek. güneş çıksa, yakmasa ama içimizi ısıtsa. alsak biralarımızı, merdivenlere otursak, geleni geçeni, yiyecek arayan şapşal güvercinleri, kocaman pofidik köpeklere havlayan küçük salak köpekleri seyretsek. hatta akşamları kapalı bir yerlerde sıkış tepiş dans etmeye çabalamak yerine, oturup açık havada şarkı söylesek insanlarla. özledim ben bahar mevsimini.

~~~

italyanca güzel müzikler bulmak istiyorum ben. böyle hem "içimi kıpır kıpır yapsın dans edeyim" müzikleri hem de "içim huzur bulsun oturup sakin sakin dinleyeyim" müzikleri. arayıp bulmak lazım.

22 Mart 2010 Pazartesi

sabah/akşam




şu an hakikaten sabahın körü ve ben dersim 8.15 diye düşünüp hareket ettiğim ve dersim aslında 8.45te olduğu için bu saatte blog yazıyorum(aslına bakılırsa gece de uyumadım, berkle konuştum). hakkında yazacağım bol bol madde olduğundan yetişir mi bilemiyor ve hızlıcana, fakat detay atlamadan, anlatmaya başlıyorum. çarşamba günü st. patrick's day olduğundan, ve ortalığın cümbüşlü olacağını tahmin ettiğimden, james, esra va ekürisine dışarı çıkmayı teklif ettim, fikrimi eğlenceli buldular ve dışarı çıktık. james in magdalena isimli polonyali bir arkadaşıyla daha tanıştık. önce mania isimli bardan biralarımızı alıp sokakta içtik. ben bu sırada insanların kafasında görüp istediğim fakat sonradan bittiğini öğrendiğim st. patrick's day şapkalarından birini götürmenin yollarını düşünüyordum, bulamadım. daha sonra biraz daha eğleniriz düşüncesiyle civardaki irish publara gidelim dedik. fakat günün anlam ve önemi itibariyle her yer ağzına kadar doluydu biz de bunun üzerine dans etmek üzere merlin e gittik. (Bu noktada kelimeler birbirine karıştığından dolayı yazmayı bıraktım, ve masamın üstünde uyuyakaldım. Baktım uyuyorum bu halde derse gidilmez dedim yatağıma yattım mışıl mışıl uyudum. şimdi akşam oldu ve ben yazmaya devam ediyorum.)merlin de kalabalık yüzünden dans edecek yer bulamayınca masaların üzerine çıkıp dans ettik. çok eğlendim. ardından merlinden sıkılınca ve bir kısım insan acıkınca dedik dışarı çıkalım. erkekler kebap yemek istediler biz de kenar köşe kebapçılarından birine doğru yola çıktık. mekanın önünde kebapları beklerken şarkılar söyleyip dans ettik ve eğlendik. kebap sefası sonrası murat yorgun olduğundan, fulya da hastaneden yeni çıktığından yurda dönmeye karar verdiler. biz (esra, omaid, james, ben) domus isimli gece kulübüne gittik. magda'da bedava giriş olduğundan onunla kapıda buluşup içeri girdik. içeride rock'n'roll çalıyordu, ilk defa italyanca rock'n'roll dinledim ve dans edip çok eğlendim. ardından saatin geç olduğunu fark edip evlere dağıldık. perşembe ve cuma günleri akılda kalıcı günler değilmiş demek ki, zira ne yaptığımızı pek hatırlamıyorum, buradan odada oturduğumuzu çıkarabiliriz.

daha önceki bir yazımda hafta sonu kuzenimin yanına parise gideceğimi söylemiştim, ama daha sonra biletlere bakınca baya bir pahalıya patlayacağını fark ettik ve vazgeçtik. bunun üzerine gidip gezecek yer bakıyorduk ki, liseden samimi arkadaşım olan ve bir seneliğine milano da erasmus öğrencisi olan irem, perugia ya gelmek istediğini uygun bir vakit söylememi isteyince atla gel dedim. cumartesi günü öğlen 13.10da perugia ya geldi ve eğlenceli hafta sonumuz böylece başlamış oldu. iremle tren garında buluştuktan sonra centro'ya gittik birazcık dolandık. irem in eşyalarını bırakmaya ve birazcık dinlenmeye yurda döndük. irem birazcık dinlendikten sonra fulya'yla da beraber centro ya yemek yemeğe gittik. her zaman gittiğimiz pizzacıda pizza yedikten sonra, yemek yemeği seven 3 obur kız olarak dayanamadık ve dondurma yemeğe gittik. ellerimizde dondurmalarımız merkezdeki parka gittik, sakin oluyor diye fakat her taraf 13-16 yaş arası genç kaynıyordu düşündüğümüz kadar sakin sakin yiyemedik dondurmalarımızı. merkezde biraz daha dolandıktan, hiç görmediğimiz sokaklara girip bir sürü fotoğraf çektikten sonra yurda dönmeye karar vermiştik ki yolumuzun üstünde akordeon çalan bir adam olduğunu fark ettik önce fotoğrafını çekip önüne para atıp yürümeye devam etmiştik ki adamın bizi çok mutlu ettiğini fark edip yakınlarda bir yerlere oturup adamı dinlemeye başladık. yarım saate yakın süre oturduktan sonra yurda döndük. fulyanın yeni gelen kettle'ı ile su kaynatıp mutlu mutlu çaylarımızı içtik. daha sonra üstümüzü değişip her zamanki mekanımız dollaro'ya gittik. kocaman güzel hamburgerler yiyip karnımızı doyurduk. ben birayı biraz fazla kaçırıp çakırkeyf takıldığımdan fazlasıyla eğlendim. ardından kısa süreliğine de olsa gabriele bize katıldı. daha sonra yurdumuza döndük. ertesi gün karnımızın açlığıyla uyanıp iremle merkeze kahvaltı yapmaya gittik. merkezdeki illy kahveleri yapan yere gidip mükemmel croissant sandviçler yiyip, cappucino larımızı içtik. sonra afişini gördüğümüz contemporary tango gösterisinin biletlerini almak üzere tiyatroya gittik. biletlerimizi de aldıktan sonra universita per stranieri'nin önünde fulyayla buluşup monteluce taraflarındaki kilise açık mı diye bakmaya gittik. pazar öğleden sonra olduğu için tabi ki kapalıydı. ardından iremi merkez ve via filosofi arasını bağlayan kalemsi görünümdeki alt geçide götürdük. geçitte dolaşırken akdeniz pazarı (mercato mediterraneo)kurulduğunu fark edip oraya yöneldik. bir tezgahta muhteşem trüf mantarı sosları deneyip mest olduk. ardından elimizdeki eşyaları bırakmak için yurda döndük. akşam yemeğimizi türk sever dostumuz vittorio'nun yeri mammaré de yedik. hiç beklemediğimiz şekilde patlıcan ve peynirle yapılmış muhteşem bir yiyecek bulduk, ve sebze bulmanın sevinciyle yemeğimize saldırdık. gerçekten geldiğimizden beri yediğimiz belki de en güzel şeydi ve inanılmaz mutlu etti. daha sonra tiyatroya girmeden önce günlük dondurma dozumuzu almaya karar verip grom isimli dondurmacıya gittik. başta ben çok kararlıydım ama sonunda yine dayanamadım ve muhteşem kremamsı karamelli dondurmayı mideme indirdim. daha sonra tiyatroya girdik. tiyatronun mimari yapısı sebebiyle sahnenin yarısını göremediğimiz bir yerimiz olmasına rağmen (öğrenciyiz malum en ucuz biletleri aldık) muhteşem bir gösteri izledik. mest olmuş ve dansa susamış vaziyette tiyatrodan çıktık. ardından sürekli görüp durduğum ve içini merak ettiğim shamrock isimli irish pub'a girmeye karar verdik. içerisi mükemmeldi. berk'i oraya götüremezsem gerçekten çok üzüleceğime karar verdim. irish coffee lerimizi içip sohbet ettikten sonra yurdumuza doğru yola çıktık. irem hemencecik uyudu ben de sevgilimle sohbet ettim, her zamanki gibi bilgisayar başından kalkıp uyumaya gidemediğimizden sabah 6.30 a kadar oturup sohbet ettik. ve ben sabah derse gitmek üzere hazırlandıktan sonra uyuya kaldığım için gidemedim. öğlen 2 de zavallı iremin acıkmış olması sonucu uyanıp kahvaltı etmeye merkeze gittik. ismi orta çağ anlamına gelen sevimli bir bara (bu arada italyanca bar demek bizim bildiğimiz cafe demek) gittik ve güzel sandviçler yiyerek karnımızı doyurduk. biraz dolandıktan sonra alışveriş yapmak üzere yurt yakınlarındaki coop a gittik. biz yurt alışverişimizi yaparken irem de kendine yolluk yiyecekler aldı. daha sonra tren garına, iremi yolcu etmeye gittik. garda irem, tren saatlerine yanlış baktığını ve binmesi gereken treni kaçırdığını fark etti. bilet gişesindeki kadından başka bir tren için biletini değiştirmesini istedi kadın da kendisinin bulamayacağını, iremin tren saatlerine bakıp hangi treni istediğini söylemesi gerektiğini söyledi. bunun üzerine gidip başka tren baktık ve tekrar sıraya girdik. fakat biz sırada beklerken iremin elindeki biletin saati geçtiği için değiştirme yapmayı reddettiler ve kızcağız ekstradan bir 40 euro ödeyerek yeni biletlerini almak zorunda kaldı. kocaman sarıldık birbirimize ve bir dahaki sefere milano da görüşmek üzere iremi yolcu ettik. fulyayla yemeğimizi yine iki kişi olarak yedik ve odalarımıza geldik. şimdi internetten önümüzdeki haftalarda yapmayı planladığımız geziler için tren bileti bakacağım.

not:

hafta sonu siena'ya gidiyoruz. bundan sonra hiç perugia da oturmak yok, her hafta başka bir yeri gezeceğiz. umarım.

sırasıyla fotoğraflar:

1. shamrock
2. contemporary tango
3. akoredoncu adam

19 Mart 2010 Cuma

huzur

Gelirken buralara arkamda birini bıraktım ben. Zor olacağını, özleyeceğimi biliyordum ama bu kadarını beklemiyordum. Zormuş her şeyin en başında uzak kalmak. Ama güzelmiş de. Düşünüyorum da belki de böyle olmasaydı bu kadar düzgün bu kadar güzel şekillenmezdi herşey. Belki de birbirimizi tanımak için bu kadar uğraşmazdık, daha çok vakit geçirip daha az konuşurduk. Daha az tanırdık birbirimizi ve tanımadan sürdürürdük ilişkimizi. Belki yine severdik, ama kolay olurdu o zaman sevmek, ve samimiyetsiz belki de. Çünkü o zaman gerçekten birbirimizi değil, dokunmayı severdik, sarılmayı, öpmeyi, o zaman gerçekten sevgimiz değil sevilmeye olan açlığımız konuşurdu. Belki çok uzun sürerdi yine ama bu kadar tanımadan, tanımak için bu kadar çabalamadan. Belki ilk tartışmada pes ederdik, vazgeçerdik yürütmekten. Beraber inşa edemezdik belki sevgiyi ve güveni, kendiliğinden oldu sayardık. Kapılıp giderdik belki sadece, düşünmezdik üstüne söylediklerimizin, konuşmalarımızın. Dedim ya belki baştan bu kadar derin konuşmazdık bile.
Şu geçtiğimiz 46 güne ve öncesine dönüp baktığımda, en başından başlasak tekrar hiçbir şeyi daha farklı yapmazdım diyorum kendi kendime. Şansım olsaydı da hiçbir şeyi değiştirmezdim, bugün daha farklı olsun istemezdim.
Teşekkür ederim sana, bana hem seni hem de kendimi tanıma fırsatı verdiğin için. Teşekkür ederim sana, bilerek yapmasan da sürekli içimi ısıttığın ve beni mutlu ettiğin için. Teşekkür ederim sana, bana karşı bu kadar açık olduğun için. Teşekkür ederim sana, zorluklardan kaçmak yerine, onlara katlanmayı tercih ettiğin için. Şimdi yastığıma sımsıkı sarılıp uyuyacağım. İyi geceler, sevgilim.

16 Mart 2010 Salı

meyve sulu mısır gevreği

başlıktan da anlaşılacağı üzere, odamdaki süt bozulmuş, kahvaltımı mısır gevreğine elma suyu dökerek yaptım. gavur ellerde öğrencilik hayatı yaratıcılığımı geliştirip damak zevkimin sınırlarını esnetti. şimdi çikolatamı yerken yazıyorum, mutluyum. ne zamandır aklımdaydı yazmak zaten ama dün berk de artık neden yazmadığımı sorunca, kendimi fazla özletmişim bunu fark ettim. birkaç günlük maceralarımı anlatınca neden yazamadığımı anlayacaksınız. şimdi haberler:

perşembe günü fulya böbreğinin ağrıdığını söyleyip duruyordu, sürekli maruz kaldığımız soğuktandır diye düşünüp önemsememiştik. akşam yemeğinde ağrıların coştuğunu fark ettiğimizden sabah fulyayı uyandırmamayı tercih ettim. yazıktı, yatsın uyusundu. kalktım dil kursuna gittim. fulya olmadığından, ve diğer yunan kız marianina da olmadığından, yunan anna ile oturdum. pek şeker bir kız. kurs çıkışında beraber yürüdük, ve daha sonra beraber öğlen yemeği yemek üzere anlaştık. yurda döndüm fulyayı aradım telefonu hala kapalıydı. biraz daha yatsın bari olmadı odaya çıkarım dedim. saat 2 ye doğru fulya uyandı, yanına çıktım, yazık meğer yatakta öylece yatıyormuş, ağrısı çok fazlaydı, yataktan çıkmamasına karar verdik. bu sırada annayla öğle yemeğini de iptal etmek zorunda kaldık. akşamın daha sonraki vakitlerinde fulyanın ağrısı geçmeyince annemi aradım durumu anlatıp ne yapmak lazım diye sordum, annem bana antibiyotik ismi verdi. gabriele ye sordum eczane bulur muyuz diye, bulsanız da doktor reçetesi olmadan ilaç vermezler asla dedi. biz de doktora gitmeye karar verdik. gabriele bizi aldı, hastaneye götürdü. 4 saat hastenede muayene ve tetkik sonuçlarını bekledik, ve 4 saatin sonunda geceyi hastanede geçireceğimizi anladık. fulyanın ve benim gece ihtiyaç duyabileceğimiz şeyleri almak üzere yurda döndük, gabriele ile ve eşyaları toplayıp fulyanın yanına döndük. fulyanın hayatında hastanede geçireceği ilk gece olması ve bu gecenin italyada, iletişim kurma zorlukları içerisinde olması ikimizi de germişti zaten gabriele gittikten sonra kabus başladı. fulyanın çok fazla ağrısı ve ateşi olduğundan, uyuyamıyor, sürekli inliyordu. onun ateşi çıktıkça hemşire gelip kan alıyor, zaten iğnelerden rahatsız olan fulya daha çok rahatsız oluyordu. sabaha kadar, iki sandalyeyi birleştirip, onar dakikalık kısa uykularla toplam 1 saat civarında uyudum. fulya da muhtemelen gece boyunca 8 kere falan uyandı. ertesi sabah fulyayı muayeneye götürdük tekrar, sıkıntısının ne olduğundan emin olmak isteyen doktorlar, farklı farklı doktorlara danışıp yaptıkları tetkikleri tekrardan yapıyorlardı. bu sırada biz de neler olduğundan habersiz, gözlerimizde soru işaretleri birbirimize ve doktorlara bakıyorduk. sonunda fulyanın ciddi bir böbrek enfeksiyonu olduğuna karar verildi ve 2 gece daha orada kalacağı söylendi. benim bir gece daha kalmamın fulyaya da yarardan çok zararı dokunacağından, ve muhtemelen ben de hastalanacağımdan, burada tanıştığımız türk edanın teklif ettiği yardımı kabul ettik ve eda fulyanın yanına giderken ben yurda döndüm. duş yapıp, yemek, yiyip uyudum. ertesi sabah uyanır uyanmaz hastaneye, eda ile nöbet değişmeye gittim. o sırada fulyanın odasındaki çok yaşlı teyzeyi taburcu ettikleri ve başka bir odada bir boş yatak olması itibariyle fulyanın odasını değiştirmişlerdi. hastanede üçüncü gün minicik bir ateş dışında sıkıntısız geçti. her dakika antibiyotik ve serum takmıyorlardı bu sebeple fulya rahat hareket edebiliyor ve kendini "HASTA" şeklinde görmüyordu. odadaki diğer hastanın yanında refakatçi olarak kalan, eşi olduğunu tahmin ettiğimiz, adam bana acıyıp, hastanenin refakatçiler için bulundurduğu şezlong tadındaki açılır-kapanır sadalyelerden getirmişti. hastalığın iyileşmesi ve yardım sever adam sayesinde gece kesintisiz 5 saat uyuduk. ertesi gün fulyayı hastaneden çıkarmalarını bekliyorduk fakat doktorlar tedbirli davranmak istediklerini o gece de ateşi çıkmazsa ancak hastaneden çıkarabileceklerini söylediler. bunun üstüne fulya gece kalmama gerek olmadığını iyi olduğunu belirtince ben de otobüse atladım yurda döndüm. edaya akşam yemeğine beraber gitmeyi teklif ettim. daha sonradan bir senedir burda olan murat da aramıza katıldı. muratla beraber, afgan omaid ve önceden tanıştığım türk esra da aramıza katıldı. bu arada murat james isimli arkadaşıyla tanıştırdı. james, italyada fransız tarihi okuyan bir ingiliz (kime söylesem ayaklı fıkra yorumu yaptı). onlarla berbaer eğlencleli bol sohbetli bir akşam yemeği yedik ve odalarımıza döndük. onlar akşam dışarı çıkacaklardı fakat çok yorgun olduğum için bir dahaki sefere dedim ve odamda oturdum. bugün de günlerin yorgunluğu sebebiyle muhtemelen saat 3.30 a kadar uyudum. 3.30da fulyanın kapımı çalmasıyla uyandım. artık hayatlarımıza kaldığımız yerden devam edebileceğiz diye umuyorum.

not:

haftasonu assisi'ye gidip Cats müzikalini izleyecektik doğal olarak iptal oldu.

kuzenim fransada, haftasonu onla buluşmaya paris e gideceğim.

kredi kartım yarın ödeniyor, perşembe ya da cuma günü fotoğraf makinamı alacağım! yaşasınnn!

8 Mart 2010 Pazartesi

başlık bulmakta zorlanıyorum

yazmayalı neredeyse bir hafta olmuş. geçtiğimiz hafta iki kelimeyi bir araya getirip cümle kuramadığımdan çeşitli yazma girişimlerim de başarısızlıkla sonuçlandı. bu sebeple şu an itibariyle kendimi yazılı olarak ifade etme ihtiyacı içerisindeyim. hayatımızdaki değişikliklerden bahsedelim. perşembe günü saçımızı boyadık. fulya ve benim saçlarımızın turuncuya dönme konusundaki ısrarcı halleri ikimizi de rahatsız etmekteydi, bu sebeple saçımızı boyama kararı aldık. markette boya reyonunun önünde yaklaşık yarım saat harcadıktan sonra ben koyu kestane fulya koyu sarı olmak üzere boyalarımızı aldık. fulya'yla bir nevi kuaförcülük oynamak suretiyle birbirimizin saçını boyadık; önce o kuaför oldu sonra ben. benim kendi saçımın rengine yakın çıkmasını beklediğim renk bildiğimiz siyah olarak kendini gösterirken, fulya'nın saçlarının açılmasını beklerken benim istediğim koyu kahverengi rengine bürünmesi hayli şaşırtıcıydı. perşembe akşam gabriele'nin arkadaşlarından federico nun doğum gününü kutlamak üzere dışarı çıkacağımızı konuşmuştuk ki son dakikada gabriele ben çok yorgunum evde kalacağım deyince bir anda hulk'a dönüştüm ve kendisine bunun ilk olmadığını son dakikada bizi ekmesinin ayıp olduğunu, eğer dışarı çıkmak istemiyorsa sorun olmadığını fakat bunu bize biz sormadan, ve önceden haber vermesi gerektiğini böylece bizim de kendisinden haber bekleyerek boş boş oturmayacağımızı söyledim. haklı olduğumu kabul edip internetten çıktı. yaklaşık 40 dakika sonra, dışarı çıkmayacağımıza kendimizi inandırdığımız sırada telefon edip 5 dakikaya kapıda olun diyerek bizi şaşırttı. federico'nun doğum gününü kutlamak üzere merkezdeki bar duomo' ya gittik. italyanlara özgü olduğunu düşündüğüm enteresan bir shot denedik. bildiğimiz toz kahveyi limonla karıştırıp bulamaç haline getiriyorlar. bir çay kaşığı bulamaçtan ağzına atıp sek cin shot'lıyorsun. fena değildi ayrıca kahve sebebiyle olduğunu düşünüyorum mideyi rahatsız etmiyor ve alkol açısından da pek çarpıcı bir etkisi yok. ardından gecenin hatırına absinthe içmeye karar verdik. ve ben bir kez daha anasondan nefret ettiğime bu sebeple absinthe'den de hoşlanmadığıma karar verdim. erasmus öğrencilerinin ve şehirdeki diğer yabancıların gittiği, ismini şu an hatırlamadığım, bir bara gittik. içerisi inanılmaz kalabalıktı ve insanlar rahatsız edecek kadar girişkendi. aralarından geçmeye çalışırken kolundan tutup dans etmeye çalışanlar, saçını okşayanlar, içkisinden ikram etmeye çalışanlar... içerisi inanılmaz havasız olduğundan dışarı sigara içmeye çıkan federico ile sohbet etmeye çıktığım sırada yanımıza gelip gül satmaya çalışan amca fikri bana önce türkiyeyi hatırlatmıştı fakat bizim gülcü amcaların bunlar kadar cesur olmadığını hoş olmayan bir şekilde fark ettim. amca elini belime dolama hakkını kendinde bulmuş gülleri burnuma sokmaya çalışırken ben amcayı itmeye çalışıyordum federico da hiç istifini bozmadan sigarasını içmeye devam ediyordu. gözünü seveyim türk erkeklerinin diye içimden geçirirken, amcayı ittirip pençesinden kurtuldum ve içeri girdim. bir kerede italyan erkekleri ile ilgili pek çok şey öğrenmiş olarak yurda döndük. cuma ve cumartesi günlerini fulya ile başbaşa, kah yurt odalarımızda kah merkezde takılarak geçirdik. uykusuz ve sıkıntılı bir cumartesi gecesinden sonra pazar günü, sabahın köründe, fulya, eda ve ben pisa'ya doğru yola çıktık. önce mini metro dedikleri, minik tek bir vagondan oluşan metroya bindik ve eda'nın uzun zamandır burada yaşayan bir türkten öğrendiği durakta indik. oradaki insanlara tren istasyonunu sora sora bulduk ve fark ettik ki bize söylenen duraktan 2 durak önceki durak istasyon durağıymış. neyse son dakikada tren biletlerimizi alıp kendimizi trene attık ve floransaya doğru yola çıktık. yolculuk yaklaşık 2 buçuk saat sürmüş fakat ben uyuduğum içn bana 10 dakika gibi geldi. ardından floransa'da aktarma yapıp -arada mc donalds a gidip yemek yiyerek- pisa'ya giden trene atladık. 45 dakika içinde ulaştığımız pisa'dan harita alıp şehri dolaşmaya başladık. zaten minicik ve düz bir şehir olduğundan kolayca yolumuzu bulup pisa kulesine ulaştık. ve görmeyi beklediğimiz manzarayla karşılaştık; her milletten insan alanın çeşitli yerlerinde durup pisa kulesini taşıyormuş ya da itiyormuş pozu vererek fotoğraf çektiriyordu. insanları izleyip güldük. normal fotoğraflar çekip alanın kocaman çimlerine yayıldık. çimlerde yatıp güzel havanın tadını çıkardık ve bir sürü fotoğraf çektik. ardından alanın kenarına dizilmiş olan souvenir tezgahlarına bakmaya karar verdik. bir sürü küçük pisa kulesi vardı ve pek şirinlerdi. kaçırmadım aldım tabi ki. fulyayla sürekli arayıp bir türlü bulamadığımız I <3 Italia t-shirt lerinden bulduk ve aldık. şehirde biraz oyalanıp gara gittik ve normalde bineceğimiz trenden daha erken tren buluruz belki diyerek çizelgelere baktık, trenimizi bulduk ve trene atlayıp floransaya gittik. perugaya gelecek olan erken bir tren olduğunu fakat 15 dakika içinde kalkacağını öğrenince biraz tereddüt yaşasak da midelerimiz bize aç olduğumuzu gayet yüksek seslerle anlattılar ve gün içerisinde ikinci defa olmak üzere mc donalds'a gittik. karınlarımızı tıka basa doldurup zaman öldürerek trenimizi bekledik. saat 20.13 te trenimize binerek perugia'ya doğru yola çıktık. ve trendeki mc donalds kokusu bize trende yemek yenebileceğini anlattı, bir önceki trene binip gelebileceğimizi öğrenip üzüldük. saat 10 buçukta perugia ya varıp koşa koşa gardan çıktık ve tam yurdun kapısının önünden geçen bir otobüs bulup, mutlu olduk. yurda girer girmez kendimi duşa attım ve mutlu oldum. yorucu bir gün olduğundan kısa bir süre sevgilimle konuşup hemen uyudum. bu sabah dersim vardı fakat uykusuzluk ve dün yediğimiz soğuk rüzgarlar sağolsun hastalandığımdan yataktan kalkamadım ve 12.45 e kadar uyudum. kalkıp koşa koşa polis merkezine gittik oturma iznimizi çıkarttırmak üzere fakat merkezin 12.30da kapandığını öğrenip üzüldük. polis merkezindeki erkek melek signor marco bize iki gün erken gelebileceğimizi söylediği için bugünden gitmiştik, dolayısıyla çok korkunç bir sıkıntı olmadığından yarın geliriz diye düşünüp merkeze gittik. biraz dolanıp odamızda eksik olan birkaç şeyi almak üzere yurt yakınındaki coop a gittik. fakat kafamızı adam gibi çalıştırmadığımızdan tam ferie (12.30-15.30 arası tatil) zamanı orada olduğumuzu ve coop un kapalı olduğunu fark edip yakınlardaki bir kafeye gittik. yoga isimli enteresan bir meyve suyu içtim. yeşil elmalıydı ve gerçekten yeşil elma yiyormuş gibi hissettim, pek beğendim. sonra coop'a gidip alış veriş yaptık ve ben şu anda aldığım şeyleri yerleştirmek üzere bu yazıyı bitirmek üzereyim.

fakat bitirmeden önce birkaç gözlem:

burada doğum günü çocuğu o gece herkesin hesabını ödüyor. yazık günah bence. doğum günümü kutlamamaya karar verdim=)

merak eden hatun kişiler size söylüyorum, italyan erkeklerinden adam olmaz. tamam tipleri düzgün ama hem ana kuzusu hepsi, hem hiç biri sözünde durmuyor, hem de fazlasıyla serbestler ve ayrıca çok konuşuyorlar.

bütün souvenr shop ları pakistanlı ya da mısırlı adamlar ele geçirmiş huzursuz edecek kadar çok konuşuyorlar ve inatla tipine göre uyruk tahmininde bulunup isimle seslenmeye ya da tahmin ettikleri ülkenin diliyle cevap vermeye çalışıyorlar. fulyayla inglizce benimle ispanyolca konuşmaya çabalıyorlar.

bir takım eklemeler:

bugün dünya kadınlar günü (festa delle donne)diye sokakta yürüyen 11-12 yaşlarında çocuklar kadınlar günümüzü kutladılar, yaşlı hissettik ama çok şirinlerdi:D

sabah uyanıp da derse gidemediğimizden bari akşam 6daki derse gidelim dedik, ders iptal oldu.

bu yemekhanenin sularında bir şey var. içtikten bir dakika sonra midemiz şişiyor yaklaşık 15 dakika sonra da gülme krizine giriyoruz.

ayrıca goo goo dolls ve oasis tren yolculuklarında muhteşem oluyormuş.

3 Mart 2010 Çarşamba

birra peroni

iki gündür pek bir güzel geçiyor günlerimiz. dedim paylaşmak lazım sevinçleri. heyecanla anlatmayı bekledim, zamanı geldi, işte geldim, buradayım. okulumuz başladı. yani zaten başlamıştı da biz de okula başladık. iki gündür sabah 8.45'lerde derslere koşuyoruz. neyse günleri ayrı ayrı anlatayım. dün sabah kalktık çıktık sınıf bulacağız diye erkenden okula gittik. bu arada yurtla okul aynı bahçenin içinde gibi bir şey bilkentin yurtlarından daha yakın fakültelere. koskocaman bir amfi, gittik en arkanın bir önüne oturduk. sıralar çok eğlenceli herkes üstüne bir şey kazımış. ilk dersimiz mikro ekonomi(microeconomia) idi. hoca yazık slayt hazırlamış ama sınıfta tepe göz var mecbur asetattan anlatıyor adamcağız dersi. gayet basit bir şekilde, calculus'ten bildiğimiz şeylere ekonomi ile alakalı isimler vererek anlatmaya başladı. zevkle dinledik ve de anladığımızı fark ettikçe daha da bir mutlu olduk. hoca da sevimli bir insandı. sonra o ders 10.15te bitince, 10.30 daki, reklam şirketlerinin işletmesi ve yönetimi (economia e gestione delle imprese commerciali) dersine gittik. fakat kendisi 3. sınıf seçmeli dersi olduğundan ve ziyadesiyle sözel bir ders olduğundan, sınıfının 10 kişilik olduğunu görünce boyumuzdan büyük işlere kalkışmamaya karar verdik ve başka bir derse girelim dedik. mikro ekonomi dersinden çıkanların hepsinin gittiği bir ders olduğunu keşfettik ve oraya gitmeye karar verdik. özel şirketle(diritto privato) dersine girecektik ki amfide yer kalmamıştı ve ayakta dinlemek zorundaydık, fikir ilgimizi çekmedi çıktık dersten. yurda gelip eşyalarımızı bıraktık, fulya fotoğraf makinesini aldı ve geri çıkıp merkeze yürüdük. havanın güzel olmasını fırsat bilip merkezdeki market coop'tan sandviç ve kola alarak meydandaki, fontana maggiore'nin arkasındaki merdivenlere gittik. bu sırada ben meydanı, merdivenlerde sürekli birileri olmasını, meydanda başlayan caddeden yürüyen insanları, ortalıkta sürekli kocaman köpekler olmasını inanılmaz sevdiğime karar verdim. yemeğimizi yiyip dolaşmaya çıktık, bir sürü fotoğraf çektik. o sırada küçük tezgahlarda el yapımı şeyler satan insanların birinden italya bayrağı renklerinde bileklik aldık. sonra arkadaşlarımıza göndermek ve kendimize saklamak için kartpostallar aldık. hava gerçekten çok güzel olduğu için sokaklarda dondurma yiyen insanlar vardı ve doğal olarak bizim de canımız dondurma çekti. sağda solda o saatlerde(13.30-15.30 arası Ferie zamanı) açık dondurmacı aradık. dondurmacı ararken farkında olmadan ırkçılık konulu bir eylemin ortasında kaldık. şehirdeki yabancı öğrenciler ve diğer göçmenler haklarını savunmak, italyanlarla aynı muameleyi görmek için eylem yapıyorlardı. manzara klasik eylem manzarasıydı; megafonlar, pankartlar, sloganlar. tek fark her şeyin sorunsuz ve medeni bir şekilde ilerlemesiydi. eylemin arasından sıyrılmayı başardığımız sırada günlerdir önünden geçip durduğumuz ve içeri bakmayı etmediğimiz yerin baya başarılı bir dondurmacı olduğunu keşfettik. hemen içeri girip dondurmalarımızı aldık. pek şahanelerdi. kaldırımları boyayan - boyayan derken çocuk portre çiziyor- çocuğu izleyerek dondurmalarımızı yedik. biraz daha dolandıktan sonra saat 6 daki marketing dersine gimek üzere okula döndük. hoca inanılmaz hızlı konuştuğu için (nefesi yetmiyodu kadının cümleyi bitirmeye) pek bir şey anlayamadan, başımız şişmiş vaziyette oturduk sınıfta. ardından yemeğe gittik ve yemekhane (mensa) çıkışı yağmura yakalandık. yemekhaneden yurda dönene kadar bir şemsiyenin altına sığmayı başaramadık ve o yağmurun altında bir de gülme krizine tutulduk. sağ salim yurt odalarımıza varıp akşamki rutinimize uyduk, bilgisayar başına geçtik. sonra bu sabah yine aynı saatte kalkmak üzere uyuduk. bugün de sabah 8.45 te mikro ekonomi dersine gittik. ardından koşa koşa diritto privato dersine gittik ve amfinin güneş almayan güzel bir yerinde yer kaptık. dersi dinlerken fark ettik ki ders italyan anayasası üzerinden anlatılan bir parça sıkıcı bir ders. biz bu dersin yerine yenisini buluruz dedik hoca ara verdiği sırada kaçtık. otomatta bir önceki gün gördüğümüz güzel sandviçlerden aldık ve merkeze gittik. canımızın inanılmaz bira çektiğini fark edip, hayatımızın birası peroni'den almak üzere coop a gittik. 0.33lük teneke gözümüzü doyurmadığı için 0.66lık şişelerden birer tane kapıp çıktık. sevgili merdivenlerimize oturduk ve afiyetle yemeğimizi yedik, sohbet ettik, insanları seyrettik, güldük ve eğlendik. ardından kalkıp koşa koşa umumi tuvalete (bagno publici) koştuk. ancak uslanmadığımızdan, ve öğle vakti bira içmek pek hoşumuza gittiğinden coop a girip 0.33 lük tenekelerden kaptık birer tane ve merdivenlerimize geri döndük. belki hafif çakırkeyf olur geyik yapar güleriz derken laf nasıl olduysa ciddi konulara geldi oturduk, hayattan ve insanlardan konuştuk uzun uzun. sonra muhtemelen okul gezisiyle gelmiş olan ve serbest zamanlarında merdivende öğle yemeği yemekte olan 15-16 yaşlarındaki gençleri izledik. pek eğleniyorlardı. biz de onlarla eğlendik. sonra sahiplerinin gezdirdiği kocaman köpeklere baktık. köpeklerimizi özlediğimizi fark ettik. kalktık şöyle bir yürüdük ve dondurma aldık. dondurmlarımız bitince yurda döndük. eşyalarımızı toplayıp çamaşır yıkamaya gittik. biraz dolandıktan sonra yurda en yakın olan Lava&Lava 'da yıkamaya karar verdik. biraz çekinsek ve korksak da başta sonuç olarak attık çamaşırları makinelere yıkadık. kurutma makinesine atınca da koşa koşa yurdun yakınındaki coop'a gittik ve odalarımıza meyve, yoğurt ve su aldık. ağır poşetlerimizle çamaşırhaneye döndük ve çamaşırlarımızı toplayıp yurdumuza geldik. duş ve yemek sonrasında burada tanıştığımız türk kızlardan biri olan eda'nın odasına gittik. biraz sohbet edip, hafta sonu assisi ve pisa'ya gitme kararı aldık mutlu olduk odalarımıza geldik.

birkaç gözlem:

bu çamaşırhane işi baya iyi iş. 4 tane 6 kiloluk (€ 3.00), 2 tane 8 kiloluk (€ 4.00), 2 tane 16 kiloluk çamaşır makinesi (€ 6.00), 3 tane 24 kiloluk kurutma makinesi var. bir tane de deterjan otomatı var. paranı atıp otomattan kullanmak istediğin cins (toz-sıvı-yumuşatıcı vb.) deterjanı alıyorsun (€ 1.00). boş makinenin içine boşaltıyorsun çamaşırı atıyorsun, yıkama programını seçiyorsun, parayı makineye atıp kapağını da kapattın mı oturup beklemekten başka işin yok. yıkanması bitince de aynı sistemle (tabi ki deterjansız) kurutma makinesine atıp bekliyorsun. her şey otomatik. sabah 8 de otomatik olarak açılıyor kapılar ve makineler ve akşam 10 da otomatik olarak kapanıyor. gün içinde kaç kişi gelip yıkıyor bilinmez ama bizim gittiğimiz saatte 16 kiloluklar hariç bütün makineler doluydu, beklemek zorunda kaldık. baya mantıklı yani böyle bir iş, ha ama türkiyede tutmaz o ayrı.

Peroni gerçekten çok güzel bir bira, karar verdik her gün olsa her gün içeriz. special thanks to Berk Ertürk.