yazmayalı neredeyse bir hafta olmuş. geçtiğimiz hafta iki kelimeyi bir araya getirip cümle kuramadığımdan çeşitli yazma girişimlerim de başarısızlıkla sonuçlandı. bu sebeple şu an itibariyle kendimi yazılı olarak ifade etme ihtiyacı içerisindeyim. hayatımızdaki değişikliklerden bahsedelim. perşembe günü saçımızı boyadık. fulya ve benim saçlarımızın turuncuya dönme konusundaki ısrarcı halleri ikimizi de rahatsız etmekteydi, bu sebeple saçımızı boyama kararı aldık. markette boya reyonunun önünde yaklaşık yarım saat harcadıktan sonra ben koyu kestane fulya koyu sarı olmak üzere boyalarımızı aldık. fulya'yla bir nevi kuaförcülük oynamak suretiyle birbirimizin saçını boyadık; önce o kuaför oldu sonra ben. benim kendi saçımın rengine yakın çıkmasını beklediğim renk bildiğimiz siyah olarak kendini gösterirken, fulya'nın saçlarının açılmasını beklerken benim istediğim koyu kahverengi rengine bürünmesi hayli şaşırtıcıydı. perşembe akşam gabriele'nin arkadaşlarından federico nun doğum gününü kutlamak üzere dışarı çıkacağımızı konuşmuştuk ki son dakikada gabriele ben çok yorgunum evde kalacağım deyince bir anda hulk'a dönüştüm ve kendisine bunun ilk olmadığını son dakikada bizi ekmesinin ayıp olduğunu, eğer dışarı çıkmak istemiyorsa sorun olmadığını fakat bunu bize biz sormadan, ve önceden haber vermesi gerektiğini böylece bizim de kendisinden haber bekleyerek boş boş oturmayacağımızı söyledim. haklı olduğumu kabul edip internetten çıktı. yaklaşık 40 dakika sonra, dışarı çıkmayacağımıza kendimizi inandırdığımız sırada telefon edip 5 dakikaya kapıda olun diyerek bizi şaşırttı. federico'nun doğum gününü kutlamak üzere merkezdeki bar duomo' ya gittik. italyanlara özgü olduğunu düşündüğüm enteresan bir shot denedik. bildiğimiz toz kahveyi limonla karıştırıp bulamaç haline getiriyorlar. bir çay kaşığı bulamaçtan ağzına atıp sek cin shot'lıyorsun. fena değildi ayrıca kahve sebebiyle olduğunu düşünüyorum mideyi rahatsız etmiyor ve alkol açısından da pek çarpıcı bir etkisi yok. ardından gecenin hatırına absinthe içmeye karar verdik. ve ben bir kez daha anasondan nefret ettiğime bu sebeple absinthe'den de hoşlanmadığıma karar verdim. erasmus öğrencilerinin ve şehirdeki diğer yabancıların gittiği, ismini şu an hatırlamadığım, bir bara gittik. içerisi inanılmaz kalabalıktı ve insanlar rahatsız edecek kadar girişkendi. aralarından geçmeye çalışırken kolundan tutup dans etmeye çalışanlar, saçını okşayanlar, içkisinden ikram etmeye çalışanlar... içerisi inanılmaz havasız olduğundan dışarı sigara içmeye çıkan federico ile sohbet etmeye çıktığım sırada yanımıza gelip gül satmaya çalışan amca fikri bana önce türkiyeyi hatırlatmıştı fakat bizim gülcü amcaların bunlar kadar cesur olmadığını hoş olmayan bir şekilde fark ettim. amca elini belime dolama hakkını kendinde bulmuş gülleri burnuma sokmaya çalışırken ben amcayı itmeye çalışıyordum federico da hiç istifini bozmadan sigarasını içmeye devam ediyordu. gözünü seveyim türk erkeklerinin diye içimden geçirirken, amcayı ittirip pençesinden kurtuldum ve içeri girdim. bir kerede italyan erkekleri ile ilgili pek çok şey öğrenmiş olarak yurda döndük. cuma ve cumartesi günlerini fulya ile başbaşa, kah yurt odalarımızda kah merkezde takılarak geçirdik. uykusuz ve sıkıntılı bir cumartesi gecesinden sonra pazar günü, sabahın köründe, fulya, eda ve ben pisa'ya doğru yola çıktık. önce mini metro dedikleri, minik tek bir vagondan oluşan metroya bindik ve eda'nın uzun zamandır burada yaşayan bir türkten öğrendiği durakta indik. oradaki insanlara tren istasyonunu sora sora bulduk ve fark ettik ki bize söylenen duraktan 2 durak önceki durak istasyon durağıymış. neyse son dakikada tren biletlerimizi alıp kendimizi trene attık ve floransaya doğru yola çıktık. yolculuk yaklaşık 2 buçuk saat sürmüş fakat ben uyuduğum içn bana 10 dakika gibi geldi. ardından floransa'da aktarma yapıp -arada mc donalds a gidip yemek yiyerek- pisa'ya giden trene atladık. 45 dakika içinde ulaştığımız pisa'dan harita alıp şehri dolaşmaya başladık. zaten minicik ve düz bir şehir olduğundan kolayca yolumuzu bulup pisa kulesine ulaştık. ve görmeyi beklediğimiz manzarayla karşılaştık; her milletten insan alanın çeşitli yerlerinde durup pisa kulesini taşıyormuş ya da itiyormuş pozu vererek fotoğraf çektiriyordu. insanları izleyip güldük. normal fotoğraflar çekip alanın kocaman çimlerine yayıldık. çimlerde yatıp güzel havanın tadını çıkardık ve bir sürü fotoğraf çektik. ardından alanın kenarına dizilmiş olan souvenir tezgahlarına bakmaya karar verdik. bir sürü küçük pisa kulesi vardı ve pek şirinlerdi. kaçırmadım aldım tabi ki. fulyayla sürekli arayıp bir türlü bulamadığımız I <3 Italia t-shirt lerinden bulduk ve aldık. şehirde biraz oyalanıp gara gittik ve normalde bineceğimiz trenden daha erken tren buluruz belki diyerek çizelgelere baktık, trenimizi bulduk ve trene atlayıp floransaya gittik. perugaya gelecek olan erken bir tren olduğunu fakat 15 dakika içinde kalkacağını öğrenince biraz tereddüt yaşasak da midelerimiz bize aç olduğumuzu gayet yüksek seslerle anlattılar ve gün içerisinde ikinci defa olmak üzere mc donalds'a gittik. karınlarımızı tıka basa doldurup zaman öldürerek trenimizi bekledik. saat 20.13 te trenimize binerek perugia'ya doğru yola çıktık. ve trendeki mc donalds kokusu bize trende yemek yenebileceğini anlattı, bir önceki trene binip gelebileceğimizi öğrenip üzüldük. saat 10 buçukta perugia ya varıp koşa koşa gardan çıktık ve tam yurdun kapısının önünden geçen bir otobüs bulup, mutlu olduk. yurda girer girmez kendimi duşa attım ve mutlu oldum. yorucu bir gün olduğundan kısa bir süre sevgilimle konuşup hemen uyudum. bu sabah dersim vardı fakat uykusuzluk ve dün yediğimiz soğuk rüzgarlar sağolsun hastalandığımdan yataktan kalkamadım ve 12.45 e kadar uyudum. kalkıp koşa koşa polis merkezine gittik oturma iznimizi çıkarttırmak üzere fakat merkezin 12.30da kapandığını öğrenip üzüldük. polis merkezindeki erkek melek signor marco bize iki gün erken gelebileceğimizi söylediği için bugünden gitmiştik, dolayısıyla çok korkunç bir sıkıntı olmadığından yarın geliriz diye düşünüp merkeze gittik. biraz dolanıp odamızda eksik olan birkaç şeyi almak üzere yurt yakınındaki coop a gittik. fakat kafamızı adam gibi çalıştırmadığımızdan tam ferie (12.30-15.30 arası tatil) zamanı orada olduğumuzu ve coop un kapalı olduğunu fark edip yakınlardaki bir kafeye gittik. yoga isimli enteresan bir meyve suyu içtim. yeşil elmalıydı ve gerçekten yeşil elma yiyormuş gibi hissettim, pek beğendim. sonra coop'a gidip alış veriş yaptık ve ben şu anda aldığım şeyleri yerleştirmek üzere bu yazıyı bitirmek üzereyim.
fakat bitirmeden önce birkaç gözlem:
burada doğum günü çocuğu o gece herkesin hesabını ödüyor. yazık günah bence. doğum günümü kutlamamaya karar verdim=)
merak eden hatun kişiler size söylüyorum, italyan erkeklerinden adam olmaz. tamam tipleri düzgün ama hem ana kuzusu hepsi, hem hiç biri sözünde durmuyor, hem de fazlasıyla serbestler ve ayrıca çok konuşuyorlar.
bütün souvenr shop ları pakistanlı ya da mısırlı adamlar ele geçirmiş huzursuz edecek kadar çok konuşuyorlar ve inatla tipine göre uyruk tahmininde bulunup isimle seslenmeye ya da tahmin ettikleri ülkenin diliyle cevap vermeye çalışıyorlar. fulyayla inglizce benimle ispanyolca konuşmaya çabalıyorlar.
bir takım eklemeler:
bugün dünya kadınlar günü (festa delle donne)diye sokakta yürüyen 11-12 yaşlarında çocuklar kadınlar günümüzü kutladılar, yaşlı hissettik ama çok şirinlerdi:D
sabah uyanıp da derse gidemediğimizden bari akşam 6daki derse gidelim dedik, ders iptal oldu.
bu yemekhanenin sularında bir şey var. içtikten bir dakika sonra midemiz şişiyor yaklaşık 15 dakika sonra da gülme krizine giriyoruz.
ayrıca goo goo dolls ve oasis tren yolculuklarında muhteşem oluyormuş.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder