23 Şubat 2010 Salı

self service solo pompa

dün de pes edip geri dönmeye karar vermediysek bir daha pes etmeyiz herhalde. ama şunu fark ettik ki burdan döndüğümüzde çok büyük olasılıkla manik depresif insanlar olacağız. günümüzü anlatıyorum. sabahın köründe uyanmak suretiyle postaneye gittik. oturma izni için başvuru belgelerimizin işlemlerini yaptırmak üzere bankoya gittik. önce fulya belgelerini verdi. bankodaki kadın pasaportunu sordu. fakat biz çalınacak korkusuyla pasaport taşımak yerine pasaport fotokopisi ve nüfus cüzdanı taşıdığımız için pasaportlarımız yanımızda yoktu. kadın normalde işlemin yapılmayacağını ama bu seferlik yardımcı olacağını söyleyip fulyanın işini halletti. sonra araya çıktı. ve onun yerine gelen -muhtemelen mısırlı- adam işlemimi kesinlikle pasaportsuz yapamayacağını söyledi. az önceki arkadaşının fulyanın işlemini pasaportsuz yaptığını söyledim. gidip kadını buldu. kadın da gelip böyle bi şeyin mümkün olmadığını kesinlikle pasaport gerektiğini söyledi. biz de ne kadar iki yüzlü oldukları konusunda söylene söylene otele gelip pasaportumu alıp geri döndük. döndüğümde adam çabuk geldiğimizi söyledi (aradan 40 dakika geçmişti) ben de taksiyle gidip geldiğimizi belirttim. arkadaşına dönüp "aa gördün mü taksiye binmiş yazııık" diye dalga geçti. içimden şemsiyenin açılmadığı durumlarla ilgili şu malum atasözünü pratiğe geçirmek geldiyse de gülümsemekle yetindim. neyse sonra okula gidip derslerimiz konusunda erasmus koordinatörünün yardımcı olup olmayacağını sorduk. adamcağız pek şirin pek minik ve de mümkün olduğunca yardım etmeye çalışan bir insan idi kendisi. derslerimize baktık bazısının çakıştığı gerçeğini farkettik ve kendimiz ayarlarız diye adamın üstüne gitmedik, zira "ya ders programımızı yapamıyoruz" diye gittiğimiz adam bir profesör idi. sonra ordan çıkıp yurt binamıza gittik. daha önceden bizim bulduğumuz bloğu göremediğimizden içeri girip insanlara sormaya karar verdik. derdimizi italyanca anlatmaya çalıştık ama üç tane geveze adama kendimizi dinletemedik. bunun üstüne ingilizce orda kalacak yeni kayıt yaptırmış öğrenciler olduğumuzu odalarımızı görmek istediğimizi söyledik. kaydımızı tamamlamak üzere yurt yöneticisi (il direttore) massimo'nun odasına gittik. adam biraz ağır kanlı olduğundan, işlerimizi halletmeye çabalarken ben kendisini inceleyecek bol bol vakit buldum. 23-24 yaşlarında güzel bir yüze kırlaşmış kumral saçlar ve renkli, numaralı yakın gözlüğü ekleyip elde edilen kafayı ve tombul parmaklı kocaman elleri 50 yaşında birinin göbekli ve hantal vücuduna koyarsak ve de hafif hırıltılı bir ses tonu eklersek, işte "il direttore massimo"! neyse, işlerimizi hallettikten sonra massimoyla beraber yurt odalarımızı görmek üzere yola çıktık. fulya'yla ayrı odalarda kalacağımız için iki ayrı oda ve iki yeni oda arkadaşı görmeyi bekliyorduk. önce fulyanın odasına gittik. 2. katta koridorun en dibinde tuvaletlerin karşısındaki oda. kapıyı açar açmaz pembe şifon perdeler, ortalıkta sadece bir teki görünen bir spor ayakkabısı ve parmak arası terlik vardı. odanın içine ben girmedim ama fulyanın anlattığına göre duvarda kızın sevgilisi ile fotoğrafları asılıymış. odada iki tane tek kişilik yatak olması gerekirken bir tane çift kişilik yatak vardı. meğer bizim kız iki yatağı birleştirmiş ve bütün odaya yayılmış. massimo sinirlenip kızın eşyalarını yatağın üstünden atıp, yatakların birini ayırdı ve köşeye çekti. bu gecelik idare edebilceğini yarın sabah odnaın olması gerektiği şekile kesinlikle kavuşturulacağını söyledi. fulya bu şekilde odada kalmak istemediğini bir gece daha otelde kalacağımızı söyledi. bunun üzerine benim odamı görmeye gittik. yolda giderken fulya'ya geyik olsun diye "ahaha benim odam da yerin altındaymış mesela" demiştim, demez olaydım. girişin bir kat altında diğerlerine göre daha tenha bir koridor. üstelik koridorun sağında solunda boya fırçaları ve kovaları ve yüksek merdivenler mevcut; katta badana varmış. önce bana verdikleri anahtar kapıyı açmadı, massimo kapıyı zorlarken odaların birinden boyacı çıktı ve anahtarın kendisinde olduğunu söyledi. kapıyı açtık ve benim oda arkadaşımın, odaya yeni gelebilcek insanlara karşı daha saygılı olduğunu farkettik. odanın sadece kendine ait olan kısmını işgal etmişti. fakat o da ne?! kızın çarşafsız yatağının üstünde yorganı katlı bir şekilde duruyordu ve kızın eşyaları çok azdı. sonradan benim yan odamda kalan kızın gelip bizi aydınlatmasıyla öğrendik ki kız erasmus öğrencisiymiş ve şu an yurt dışındaymış ama ne zaman döneceğini bilmiyormuş. ben de sonraki gün taşınacağımı söyledim ve oradan ayrıldık. yurttan çıkarken yeni giren bi kızı gördük, ve onun da türk olduğunu öğrendik. tanıştık, oda numarasını öğrendik ve yolumuza devam ettik. önce gidip postaneye yurt parasını yatırdık. sonra yurda geri dönüp dekontunu verdik o sırada yurda kayıt yaptırırken karşılaştığımız türk kızı gördük. onunla konuşurken az önce tanıştığımız diğer türk kız da geldi. meğer çok fazla türk varmış. kızların isimlerini (eda ve esra) ve telefon numaralarını öğrendik ve beraber yurttan çıktık. biz dil kursumuzun olacağı yeri görmek istiyorduk eda bizi götürebileceiğini söyledi biz de nunla yolumuza devam ettik fakat yarı yolda acıktığımızı farkedip yemeğe gideceğimizi tarif ederse bulabileceğimizi söyledik. karınlarımızı doyurup onun tarifine göre yola çıktık. burada sürekli alışveriş yaptığımız coop diye bir mağazanın, dil derslerimizi alacağımız yer yakınında iper coop isminde bir alışveriş merkezi olduğunu oradan yurt odası için gerekli birkaç şeyi bulabilceğimizi de söylemişlerdi. otobüsler saat başı kalktığı ve bir sonraki otobüse daha 40 dakika olduğu için biz de yürümeye karar verdik. zaten sürekli yağmur olduğu için atıştıran yağmuru pek önemsememiştik. fakat biz yürürken yağmur iyice hızlandı ve doluya döndü ben de mütkiş bir zeka örneği göstererek şemsiyemi massimo'nun odasında unuttuğumdan zatürre olma yolunda emin adımlar attım. dolu yağmura döndü fakat biteceğine hızlanarak devam etti yaklaşık bir saat kadar müthiş bir yağmurun altında yürümeye devam ettik. fulyayla berbaer bir şemsiyenin altına sığmadığımız için ben bir parça(!) ıslandım. saçlarımın ve kıyafetlerimin ne kadar ıslak olduğuna dair detay vermiyorum. bir yandan yolumuzu kaybettik. bir yandan deli gibi yağmur yağarken ve arabalar üstümüze çamur sıçratmamak konusunda pek çabalamıyorken inanılmaz sıkıştığımızı farkettik ve erkek olmadığımız için kendimize acıdık. yaklaşık bir buçuk saat önce depresif modlarda ağlarken şu halimize deliler gibi gülüyorduk. o kadar çok gülüyorduk ki yoldan geçen bir adam da bize bakıp bakıp kahkahalarla gülmeye başladı. daha sonra geldiğimiz yoldan geri dönmeye ve aşağı doğru indiğimiz bir sapaktan diğer tarafa sapmaya karar verdik. ve bunu yptığımızda farkettik ki aslında nerdeyse her gün otele gelmeye çalışırken yürüdüğümüz yolmuş orası... salaklığımıza güldük ve otele gidip kurulanıp taksi çağırarak iper coop a gitmeye karar verdik. otelde kurulanmış ve tam planlarımızı gerçekleştirmek üzere yola çıkacakken gabriele aradı. taksiyle iper coop un 50 euro kadar tutacağını ama kendisini beklersek saat 7 de dersten çıkıp bizi iper coop a götürebileceğini söyledi. sevindirik olduk ve onu beklerken yakındaki bir discout market a gitmeye karar verdik. yurt odası için çarşaf, battaniye ve banyo havlusuna ihtiyacımız vardı. yakındaki discount markette havlu resimleri görüp heycanlandık, raftan tam bir banyo takımını oluşturacak banyo havlusu + baş havlusu + el-yüz havlusu üçlüsünü tamamlayıp yiyecek reyonuna yöneldik. akşam yemeğinde tüketmek üzere iki sandviç ve bir cips almak suretiyle kasaya gittiğimizde kadın büyük havluları satın alabileceğimizi ama 20 euro üzeri alış verişlerde baş havlusu ya da el havlusunu indirimli alabileceğimizi aksi taktirde satın alamayacağımızı söledi ve elimizdeki 2 el havlusu ve bir baş havlusunu zorla bıraktırdı. biz de mağazadan elimizde iki banyo havlusu ve bir baş havlusuyla çıktık. otele dönüp yemeğimizi yedik ve gabrieleyi bekledik. sonra gabrieleyle beraber iper coop a gittik. içeriyi gezerken zara ve bershka görüp mutlu olduk ama zamanımız kısıtlı olduğundan direk çarşaf ve benzeri ürünlerin olduğu reyona yöneldik. gabriele haftasonu bizi getirmeye söz verdi. elimizde kocaman poşetlerle oradan çıkıp arabaya bindik ve otelimize geldik. şimdi kara kara o kadar eşya ile burdan nasıl çıkıp yurt odasına yerleşeceğimizi düşünüyoruz.

birkaç not:

yurtta mutfak yok. buzdolabı yok. yemek yiyebilmemiz için ne yapmamız gerektiğini ilerleyen günlerde anlayacağız. tam türk mantığıyla piknik tüpü dşüncesi içine giriyordum ki bu tehlikeli düşünceden uzaklaşmaya karar verdim. eda ankastre ocak satın almış , yemek yapmayı bilmediği için sürekli makarna yapıyormuş. akşam yemekleri için bizim fulyayla sağlıklı sebze yemekleri planlarımız vardı suya düştü. fakat ben hala bu planları gerçekleştirmeyi düşünüyorum sadece nasıl yapabileceğimi bilmiyorum sanırım bana da bir ankastre ocak gerekecek. gerçi o zaman da oda yemek kokacak... bakalım hayat daha bize ne gösterecek...

başlık benzin istasyonunda pompaların başındaki tabeladan alıntıdır.

2 yorum: