28 Şubat 2010 Pazar

yaşasın hafatasonu

yazılacak bir sürü şey var belki ama ben yazmaya üşendim geçtiğimiz günlerde, affola. hatta şimdi de pek üşeniyorum ancak yapacak işim yok bari dedim boş oturmayayım. yeni gelişmelerden bahsedeyim. kayıp oda arkadaşım lee geldi. kendisi ufak tefek, sevimli, çinli bir kız. gelir gelmez odayı toplayıp temizledi. düşündüğüm kadar korkunç derecede düzensiz bir kız değilmiş, mutlu oldum. gayet paylaşımcı, yardımcı, sakin bir kız. mesela portakal almış, az önce istediğin zaman alabilirsin sormadan dedi bana. bir iki sıkıntı var tabi, mesela sürekli yeşil çay yapıyor ve oda korkunç kokuyor, ama havalandırıyorum geçiyor. akşamları çok erken yattığı için sabahları da çok erken kalkıyor ve ses yapıp uyandırıyor, ama iyi bir şey bir yerde böylece çok uyumuyorum. (anlaşılacağı üzere tam anlamıyla bir polyannayım.) geçtiğimiz günlerde pek bir şey yapmadık, kayda değer. perşembe gecesi gabriele bizi il dollaro diye bir pub a götürdü. güzel ve nispeten ucuz bir yerdi, içki seçeneği gayet boldu sevdik. berk in şiddetle önerdiği peroniden içtik ve ilk defa bir birayı bu kadar beğendim. şiddetle tavsiye edilir. ertesi gün için de gabriele bizi dışarı çıkaracağını söylemişti fakat son dakikada bizi ektiği için ne yapacağımızı şaşırdık. o sırada bana durup durup enteresan bir vurguyla selam veren -"ciao" diyen- çocuk ve iki arkadaşı kapıyı çalıp erasmus partisi olduğunu söylediler. bilmiyorum cevabı alınca da kızdılar, erasmus öğrencileri olduğumuzu hatta daha yeni geldiğimizi nasıl bilmediğimizi söyleyip kızdılar, bunun üstüne biz de başka bir programımızın olabileceğini ama gelebilirsek geleceğimizi söyledik. sonra da gabrielenin kesin olarak gelmeyeceğini öğrenince partiye gitmek üzere hazırlandık. yalnız sonradan farkettik ki çocukların bahsettiği parti bir sonraki akşamdı. fulyanın odasında iki kız, giyinmiş, süslenmiş oturduk, bisküvi yedik, bir nevi gün yaptık. aşk-ı memnu misali grand tuvalet oturuyorduk ki gabrielenin daha önce tanıştığımız arkadaşlarını armaya karar verdik. önce federico'yu aradık ki ingilizce konuşabilelim gerilmeyelim diye fakat federico'nun sınavı varmış çıkmayacakmış. bunun üstüne luca'yı aramak gerektiğine karar verdik, ne de olsa o kadar giyinmiştik odada oturulmazdı. ancak lucayla italyanca konuşulması gerektiğinden ikimiz de aramak istemiyorduk. federico'yu ben aradığım için topu fulyaya attım o da aramak istemedi. bir süre bununla vakit kaybettik ve sonunda aklıma mesaj atmak geldi. mesaj attık luca ya fakat kendisi bizi iplemedi. bunun üstüne bir gün önce gabriele'nin bizi götürdüğü pub a gitmeye karar verdik. taksiye atlayıp gittik. çok kalabalık olduğu için biraz bekledik ama iki kişi olmamızın şansına çabucak yer bulup oturduk. bu sefer bira içmeyip pub'ın zengin içki menüsünden faydalanalım dedik. carribean dream isimli bir frozen aldım, fulya da ismini hatırlamadığım bir frozen aldı. ardından shot alalım dedik, shotlara baktık dimitri isimli shot dikkatimizi çekti, vodka elma ve ananas suyu. ondan söyledik birer tane. fakat bize ikişer shot bardağı geldi, biri sek vodka biri de elma ananas suyu karışımı. doğal olarak shot yapmaya korktuk, kız başımıza çıkmışız zaten dışarı, sarhoş olmanın lüzumu yok dedik, sakin sakin bir yudum vodkadan bir yudum öbüründen şeklinde devam ettik. sonra canımız odaya dönmek istemediği için birer daha frozen alamaya karar verdik ben bu sefer jamaican dream aldım, fulya da genius aldı. benim aldığım şey de güzeldi fulyanınki mükemmeldi. sonra da taksimizi çağırdık ve saat 2.30 civarında yurda döndük. cumartesi günü ne sevgili oda arkadaşımın sabah 9.30 da odadaki lavaboda, elinde çamaşır yıkayıp onları tele asmaya çalışmasıyla uyandım. uyur uyanık vaziyette 11.30 a kadar devam ettirdiğim uykum kızın en sonunda kapıyı çarparak odaya girmesiyle son buldu. o saatte uyanıp bilgisayarın başına geçtim ve saatlerce hiçbir şey yapmadan, arada merlin ve gossip girl izleyerek zaman öldürdüm. bari kitap okuyayım diye yatağa uzandığım sırada uyuyakalmışım. akşam saat 5te uyandım ve yine bilgisayarın başına geçtim. bütün bir günü odada geçirmenin bunaltısıya çıldırmak üzereyken fulya ve eda ile yurdun yemekhanesine (mensa) gittik. yemekhanenin yemekleri güzel ve ucuz. koca bir tabak makarna bir salata ve bir meyve yi 2 euro ya yedim ve tıka basa doydum. ardındna odaya dönüp hazırlandık ve gabrielenin bizi almasını bekledik. başta partiye gidecektik çünkü bize 9-12 arası olduğunu söylemişlerdi fakat sonradan öğrendiğimize göre saat 12 de yurdun birinci katında yapılacaktı. bir süre karar veremedik partide mi kalacağımıza yoksa gabrieleyle diskoya mı gideceğimize ama sonrasında gabrieleyle gitmeye karar verdik. gittik, dans ettik, gözlem yaptık, ve yine kruvasan yiyip gece 3te geri döndük.

birkaç gözlem:

apaçi her yerde apaçi. italyanı türkü farketmiyor. bir video var hani, meşrutiyet caddesinde bir üst geçitte apaçi genç dans ediyor, aynen o şekilde giyinmiş ve dans eden en az 8 kişi gösterebilirdim diskoda.

her yerde öyle midir bilemiyorum ama bizim gittiğimiz diskoda saat 2 den sonra alkol satışı yoktu.

disko tadında yerlere girmek için yaş sınırı yok. dün fulyayla resmen kendimizi kart hissettik. "aa kadınlara bak" diye gayet parmakla gösterilebilirdik, ki muhtemelen de gösterildik. en çok 14-16 yaşları arasında insan vardı. ayrıca buda gençlik çok fena. herkesin elinde sigara, herkes bir çıplaklık ve sevişme meraklısı. bizzat şahit oldum, uzaktan gözlerine birilerini kestirip, "hadi arabana/arabama gidelim" diyip anlaşıp gidiyorlar.

italyanlar genel olarak araç gereçleri nasıl kullanacaklarını bilmiyorlar. araba giderken normal frene basmak yerine el frenini çekmeyi tercih ediyorlar ve arabayı viteste bırakıyorlar. ayrıca cep telefonunu kullanırken normal bir şekilde kulaklarına götürmekten hoşlanmıyorlar. kulaklık takıp, kulaklığı kulaklarına bastırıp, mikrofonu ağızlarına tutarak konuşuyorlar (halbuki ben kulaklık eller serbest kalsın diye yapılmış sanıyordum)ya da hoparlör açıp kulaklarına dayayıp konuşuyorlar.

gözlemlerimiz devam edecek bizden ayrılmayın.

25 Şubat 2010 Perşembe

yurt(!) sevgisi

sonunda yurt odama yerleştim. internet bağlantım olmaması dışında hiç bir sorunum yok. notepad kullanarak yazdığım bu entry'i internet bağlantısına kavuştuğum anda yayınlayacağım. yani siz bu entry'i okurken ben çok uzaklarda olacağım. eğer fotoğraf makinem bozulmuş olmasaydı odanın benim tarafının ve sevgili(!) kayıp oda arkadaşıma ait olan kısmının fotoğraflarını koyacaktım. belki fulya'nın makinasını kullanabilirim, evet. Artık maceralarımı anlatacağım.

dün sabahtan kalktık ve 2 aydır ders yüzü görmemiş insanlar olarak dil kursuna gittik. mayısa kadar haftada iki gün (çarşamba ve cuma) devam edeceğimiz pek sevgili bir kurs. kaç kişiyiz saymaya üşendim ama sınıfta, fulya ve benden başka, 1 yunan kız (Marianina), 1 belçikalı kız (Huller), 3 brezilyalı kız (Ionara, Tatiara, Mariana), 2 ispanyol kız (Sara, carla), 2 alman kız (birinin adını hatırlamıyorum, diğeri Katarina), 1 alman erkek (Kristoff) ve 1 avusturyalı kız (isimsiz) var. herkes sıcakkanlı ve konuşup insan tanımaya meraklı, insanları sevdim en çok da yunan kızla brezilyalı kızları. bol sohbetli geçeceğe benziyor. sabah otelden taksiye binip gittiğimiz sevgili dil kursumuz meğer otele yürüyerek 5 dakikaymış, bu durumu kurs çıkışı otele yürüyerek dönmek isteyince, acı bir şekilde öğrendik. otelde eşyalarımızı topladık, koca koca bavullarımızı kapattık ve taksi çağırdık. birer büyük ve birer de küçük bavul yüklenip yurda geldik. eşyalarımızı koyup geride kalan 2 bavulu almak üzere otele dönecektik ki odaların anahtarlarını kopyalatmamız gerektiğini hatırladık ve civarda mutlaka vardır diye düşünerek yürümeye başladık. bir süre sonra kaybolduğumuzu fark edince ben sivri zekamı kullanıp merkezi gösteren okların yönünde ilerlemeye başladım. zavallı fulya da peşimden geldi. bütün şehri dolaştık ve merkeze ulaşamadık. en sonunda pestilimiz çıkmış vaziyette tanıdık bir meydana ulaşınca oradan taksiye binip otele gittik. şoföre bizi beklemesini söyledik, bavulları almak için koşa koşa odaya çıktık. türkiyeden gelirken bavullarımdan biri kırıldığı için yeni bavul almıştım ve eskisini atacaktım. taşıması zor olmasın diye eşyaları bölüp götürürüm kırık bavulu da yurtta atarım diye düşünüyordum. geride bıraktığım bavul da kırık bavuldu. tam odadan çıkarken beni yarı yolda bırakarak açılan ve daha sonra da kapanmayan sevgili kırık bavulu, odada bulduğum devasa bir poşete sokup yan yatırdım ve sürükleyerek aşağı indirdim. fakat poşet yolda parçalandığı için bavulu kucaklamak zorunda kaldım. takside giderken sağa sola çarpıp iyice yamulan sevgili bavulu yurdun bitmek bilmeyen merdivenlerinden odama ulaştırmaya çalışırken ileride bel ve boyun fıtığı yaşamayı da garantilemiş oldum. neyse odama geldim ve kaç saat sürdüğünü bilmediğim bir yerleşme sürecine başladım. oda arkadaşım olacak, henüz tanışmadığım çinli kızın eşyaları her tarafa saçılmış vaziyetteyken benim tarafım minik sevimli ve tanıyan kimse inanmayacak ama çok düzenli. odamın benim tarafını çok sevdim. tam yerleşmem bitmişti ki fulya geldi. ardından da birkaç gün önce tanıtşığımız eda. bütün akşamı odada sohbet ederek geçirdik. sonra acıkmaya başlayınca eda sağolsun odasındaki yiyeceklerle bizi doyurdu. saat geç olup da herkesler odasına gidince, hayatımda ilk defa olmak üzere tamamen yalnız kaldım. hiç tanımadığım insanların arasında bilmediğim bir yerde olduğum için gerildiğimi itiraf etsem de, yalnız kalmayı sevdiğimi bir kez daha fark ettim. sonra bu sabah saat 7.45 te uyandım ve planladığımız üzere otele gitmek amacıyla hazırlandım. fulyayı da uyandırmaya çalıştımsa da kendisi uyurken telefonunu kapattığı için uyandıramadm. hazırlanıp odadan çıktım ve fulyanın odasına gittim. tahmin ettiğim üzere fulya hala uyumaktaydı ama hakkını yememek lazım 10 dakikada hazırlanıp çıktı. check out yapmak üzere otele doğru yola çıktık. yarım saatlik bir yürüyüşün ardından otele vardık ve önce bir güzel kahvaltımızı ettik ardından da odamıza çıkıp son bir defa odamız da duşa girdik, böylece erken çıktığımız için, bize refund vermeyen otelimizi de kendimizce cezalandırmış olduk. otele dönüp eşyalarımızı bıraktık. bu sırada internet bağlantısı için gerekli olan kabloyu istediğim direktör ve yardımcısı odayı kontrole geldi. odanın halini görüp kızın nerede olduğunu sordular, bilmediğimi kendisiyle hiç tanışmadığımı söyleyince de sinirlendiler. ortadakı dağınıklığa bakıp kendi aralarında konuşurlarken, iki gün önce bana vermiş oldukları çarşaf ve havlu kitini yatağın üstüne bıraktığımı fakat dün odaya girdiğimde bulamadığımı söyledim. "bu kız tam bir manyak" diyip bağırmaya başladılar ve kızı arayıp bulacaklarını odayı düzenlemesini söyleyeceklerini aksi halde kızı odadan çıkaracaklarını söylediler. kız gelene kadar onun kablosuyla internete bağlanabileceğimi daha sonr abana kablo vereceklerini söyleyip gittiler. ben de internete bağlanmaya çalıştım. fakat kız muhtemelen, gerçekten manyak olduğu için odadaki telefonun pillerini söküp gitmiş bu sebeple doğal olarak internete bağlanamadım. yapcak başka işimiz olmadığından fulyayla merkeze gitmeye karar verdik. kendime kocaman parlak pembe bir şemsiye aldım ve mutlu oldum. eğer gabriele söz verdiği üzere bizi şehir dışındaki outlete götürürse bugün temizlik malzemeleri ve odanın bilimum diğer ihtiyacını alacağım.

birkaç not:

fulyayla karar verdik, daha az para harcayacağız.

yazının içeriğinden de anlaşılacağı üzere burası biraz çağ dışı hala modemlerle, pilli telefonlarla uğraşıyoruz.

kaloriferi gece saat 12de kapatıyorlar.

kimsenin kimseden haberi yok, kim yurda gelmiş kim sevgilisiyle kalıyormuş falan kimse bilmiyor.

bu arada gittik ya da gittim dediğim her yere -aksi belirtilmemişse- yürüdük/m. döndüğümüzde bize naaptınız diye sorarsanız muhtemelen "kıç kası" diye cevap vericez hazırlıklı olun.

23 Şubat 2010 Salı

self service solo pompa

dün de pes edip geri dönmeye karar vermediysek bir daha pes etmeyiz herhalde. ama şunu fark ettik ki burdan döndüğümüzde çok büyük olasılıkla manik depresif insanlar olacağız. günümüzü anlatıyorum. sabahın köründe uyanmak suretiyle postaneye gittik. oturma izni için başvuru belgelerimizin işlemlerini yaptırmak üzere bankoya gittik. önce fulya belgelerini verdi. bankodaki kadın pasaportunu sordu. fakat biz çalınacak korkusuyla pasaport taşımak yerine pasaport fotokopisi ve nüfus cüzdanı taşıdığımız için pasaportlarımız yanımızda yoktu. kadın normalde işlemin yapılmayacağını ama bu seferlik yardımcı olacağını söyleyip fulyanın işini halletti. sonra araya çıktı. ve onun yerine gelen -muhtemelen mısırlı- adam işlemimi kesinlikle pasaportsuz yapamayacağını söyledi. az önceki arkadaşının fulyanın işlemini pasaportsuz yaptığını söyledim. gidip kadını buldu. kadın da gelip böyle bi şeyin mümkün olmadığını kesinlikle pasaport gerektiğini söyledi. biz de ne kadar iki yüzlü oldukları konusunda söylene söylene otele gelip pasaportumu alıp geri döndük. döndüğümde adam çabuk geldiğimizi söyledi (aradan 40 dakika geçmişti) ben de taksiyle gidip geldiğimizi belirttim. arkadaşına dönüp "aa gördün mü taksiye binmiş yazııık" diye dalga geçti. içimden şemsiyenin açılmadığı durumlarla ilgili şu malum atasözünü pratiğe geçirmek geldiyse de gülümsemekle yetindim. neyse sonra okula gidip derslerimiz konusunda erasmus koordinatörünün yardımcı olup olmayacağını sorduk. adamcağız pek şirin pek minik ve de mümkün olduğunca yardım etmeye çalışan bir insan idi kendisi. derslerimize baktık bazısının çakıştığı gerçeğini farkettik ve kendimiz ayarlarız diye adamın üstüne gitmedik, zira "ya ders programımızı yapamıyoruz" diye gittiğimiz adam bir profesör idi. sonra ordan çıkıp yurt binamıza gittik. daha önceden bizim bulduğumuz bloğu göremediğimizden içeri girip insanlara sormaya karar verdik. derdimizi italyanca anlatmaya çalıştık ama üç tane geveze adama kendimizi dinletemedik. bunun üstüne ingilizce orda kalacak yeni kayıt yaptırmış öğrenciler olduğumuzu odalarımızı görmek istediğimizi söyledik. kaydımızı tamamlamak üzere yurt yöneticisi (il direttore) massimo'nun odasına gittik. adam biraz ağır kanlı olduğundan, işlerimizi halletmeye çabalarken ben kendisini inceleyecek bol bol vakit buldum. 23-24 yaşlarında güzel bir yüze kırlaşmış kumral saçlar ve renkli, numaralı yakın gözlüğü ekleyip elde edilen kafayı ve tombul parmaklı kocaman elleri 50 yaşında birinin göbekli ve hantal vücuduna koyarsak ve de hafif hırıltılı bir ses tonu eklersek, işte "il direttore massimo"! neyse, işlerimizi hallettikten sonra massimoyla beraber yurt odalarımızı görmek üzere yola çıktık. fulya'yla ayrı odalarda kalacağımız için iki ayrı oda ve iki yeni oda arkadaşı görmeyi bekliyorduk. önce fulyanın odasına gittik. 2. katta koridorun en dibinde tuvaletlerin karşısındaki oda. kapıyı açar açmaz pembe şifon perdeler, ortalıkta sadece bir teki görünen bir spor ayakkabısı ve parmak arası terlik vardı. odanın içine ben girmedim ama fulyanın anlattığına göre duvarda kızın sevgilisi ile fotoğrafları asılıymış. odada iki tane tek kişilik yatak olması gerekirken bir tane çift kişilik yatak vardı. meğer bizim kız iki yatağı birleştirmiş ve bütün odaya yayılmış. massimo sinirlenip kızın eşyalarını yatağın üstünden atıp, yatakların birini ayırdı ve köşeye çekti. bu gecelik idare edebilceğini yarın sabah odnaın olması gerektiği şekile kesinlikle kavuşturulacağını söyledi. fulya bu şekilde odada kalmak istemediğini bir gece daha otelde kalacağımızı söyledi. bunun üzerine benim odamı görmeye gittik. yolda giderken fulya'ya geyik olsun diye "ahaha benim odam da yerin altındaymış mesela" demiştim, demez olaydım. girişin bir kat altında diğerlerine göre daha tenha bir koridor. üstelik koridorun sağında solunda boya fırçaları ve kovaları ve yüksek merdivenler mevcut; katta badana varmış. önce bana verdikleri anahtar kapıyı açmadı, massimo kapıyı zorlarken odaların birinden boyacı çıktı ve anahtarın kendisinde olduğunu söyledi. kapıyı açtık ve benim oda arkadaşımın, odaya yeni gelebilcek insanlara karşı daha saygılı olduğunu farkettik. odanın sadece kendine ait olan kısmını işgal etmişti. fakat o da ne?! kızın çarşafsız yatağının üstünde yorganı katlı bir şekilde duruyordu ve kızın eşyaları çok azdı. sonradan benim yan odamda kalan kızın gelip bizi aydınlatmasıyla öğrendik ki kız erasmus öğrencisiymiş ve şu an yurt dışındaymış ama ne zaman döneceğini bilmiyormuş. ben de sonraki gün taşınacağımı söyledim ve oradan ayrıldık. yurttan çıkarken yeni giren bi kızı gördük, ve onun da türk olduğunu öğrendik. tanıştık, oda numarasını öğrendik ve yolumuza devam ettik. önce gidip postaneye yurt parasını yatırdık. sonra yurda geri dönüp dekontunu verdik o sırada yurda kayıt yaptırırken karşılaştığımız türk kızı gördük. onunla konuşurken az önce tanıştığımız diğer türk kız da geldi. meğer çok fazla türk varmış. kızların isimlerini (eda ve esra) ve telefon numaralarını öğrendik ve beraber yurttan çıktık. biz dil kursumuzun olacağı yeri görmek istiyorduk eda bizi götürebileceiğini söyledi biz de nunla yolumuza devam ettik fakat yarı yolda acıktığımızı farkedip yemeğe gideceğimizi tarif ederse bulabileceğimizi söyledik. karınlarımızı doyurup onun tarifine göre yola çıktık. burada sürekli alışveriş yaptığımız coop diye bir mağazanın, dil derslerimizi alacağımız yer yakınında iper coop isminde bir alışveriş merkezi olduğunu oradan yurt odası için gerekli birkaç şeyi bulabilceğimizi de söylemişlerdi. otobüsler saat başı kalktığı ve bir sonraki otobüse daha 40 dakika olduğu için biz de yürümeye karar verdik. zaten sürekli yağmur olduğu için atıştıran yağmuru pek önemsememiştik. fakat biz yürürken yağmur iyice hızlandı ve doluya döndü ben de mütkiş bir zeka örneği göstererek şemsiyemi massimo'nun odasında unuttuğumdan zatürre olma yolunda emin adımlar attım. dolu yağmura döndü fakat biteceğine hızlanarak devam etti yaklaşık bir saat kadar müthiş bir yağmurun altında yürümeye devam ettik. fulyayla berbaer bir şemsiyenin altına sığmadığımız için ben bir parça(!) ıslandım. saçlarımın ve kıyafetlerimin ne kadar ıslak olduğuna dair detay vermiyorum. bir yandan yolumuzu kaybettik. bir yandan deli gibi yağmur yağarken ve arabalar üstümüze çamur sıçratmamak konusunda pek çabalamıyorken inanılmaz sıkıştığımızı farkettik ve erkek olmadığımız için kendimize acıdık. yaklaşık bir buçuk saat önce depresif modlarda ağlarken şu halimize deliler gibi gülüyorduk. o kadar çok gülüyorduk ki yoldan geçen bir adam da bize bakıp bakıp kahkahalarla gülmeye başladı. daha sonra geldiğimiz yoldan geri dönmeye ve aşağı doğru indiğimiz bir sapaktan diğer tarafa sapmaya karar verdik. ve bunu yptığımızda farkettik ki aslında nerdeyse her gün otele gelmeye çalışırken yürüdüğümüz yolmuş orası... salaklığımıza güldük ve otele gidip kurulanıp taksi çağırarak iper coop a gitmeye karar verdik. otelde kurulanmış ve tam planlarımızı gerçekleştirmek üzere yola çıkacakken gabriele aradı. taksiyle iper coop un 50 euro kadar tutacağını ama kendisini beklersek saat 7 de dersten çıkıp bizi iper coop a götürebileceğini söyledi. sevindirik olduk ve onu beklerken yakındaki bir discout market a gitmeye karar verdik. yurt odası için çarşaf, battaniye ve banyo havlusuna ihtiyacımız vardı. yakındaki discount markette havlu resimleri görüp heycanlandık, raftan tam bir banyo takımını oluşturacak banyo havlusu + baş havlusu + el-yüz havlusu üçlüsünü tamamlayıp yiyecek reyonuna yöneldik. akşam yemeğinde tüketmek üzere iki sandviç ve bir cips almak suretiyle kasaya gittiğimizde kadın büyük havluları satın alabileceğimizi ama 20 euro üzeri alış verişlerde baş havlusu ya da el havlusunu indirimli alabileceğimizi aksi taktirde satın alamayacağımızı söledi ve elimizdeki 2 el havlusu ve bir baş havlusunu zorla bıraktırdı. biz de mağazadan elimizde iki banyo havlusu ve bir baş havlusuyla çıktık. otele dönüp yemeğimizi yedik ve gabrieleyi bekledik. sonra gabrieleyle beraber iper coop a gittik. içeriyi gezerken zara ve bershka görüp mutlu olduk ama zamanımız kısıtlı olduğundan direk çarşaf ve benzeri ürünlerin olduğu reyona yöneldik. gabriele haftasonu bizi getirmeye söz verdi. elimizde kocaman poşetlerle oradan çıkıp arabaya bindik ve otelimize geldik. şimdi kara kara o kadar eşya ile burdan nasıl çıkıp yurt odasına yerleşeceğimizi düşünüyoruz.

birkaç not:

yurtta mutfak yok. buzdolabı yok. yemek yiyebilmemiz için ne yapmamız gerektiğini ilerleyen günlerde anlayacağız. tam türk mantığıyla piknik tüpü dşüncesi içine giriyordum ki bu tehlikeli düşünceden uzaklaşmaya karar verdim. eda ankastre ocak satın almış , yemek yapmayı bilmediği için sürekli makarna yapıyormuş. akşam yemekleri için bizim fulyayla sağlıklı sebze yemekleri planlarımız vardı suya düştü. fakat ben hala bu planları gerçekleştirmeyi düşünüyorum sadece nasıl yapabileceğimi bilmiyorum sanırım bana da bir ankastre ocak gerekecek. gerçi o zaman da oda yemek kokacak... bakalım hayat daha bize ne gösterecek...

başlık benzin istasyonunda pompaların başındaki tabeladan alıntıdır.

21 Şubat 2010 Pazar

kruvasan

haftasonu atraksiyonlarımızı anlatmak uzere tekrar karşınızdayım. cuma günü gündüz yaşadığımız travmatik olaylar (bkz. böğüren amcalar vb) sonrasında sevgili arkadaşımız gabriele bizi dışarı çıkarma kararı aldı. oteldeki akşam yemeğimiz sonrasında 3 arkadaşıyla beraber bizi almaya geldi. arkadaşlardan biri daha önceden tanıştığımız stefano idi. yeni gençlerden biri luca, barmen diğeri federico, inşaat mühendisliği master öğrencisi. neyse atladık arabalara önce little prince isimli bir pub a gittik. enteresan bir yerdi, masadan çok okul sırasına benzeyen tahta masaları ve garip müzikleri vardı. orda bir şeyler içip geceye çeşitli yerlerde devam etme kararı aldık. bu sırada stefano bizi ekti ve başka arkadaşlarıyla gitti. little prince'ten çıkınca önce bizi şehir merkezinde, erasmus öğrencilerinin takıldığı merlin isimli bi yere götürdürler. bodrumdaki kule nin berbat bir taklidi gibiydi. içerisi fazlasıyla aydınlıktı ve müzikler ciddi şekilde kötüydü. insanlar da baya enteresandı. mesela sarı uzun saçlı, kısa boylu, orta yaşlı bir adam vardı ve çocuğun birine yanaşmaya uğraşıyordu. adamın tavırları cidden çirkindi. herkes aç kurtlar gibi bakınıyordu etrafa ve pek hoşlanmadık mekandan. çıkıp başka bir yere gidelim dedik. oraya giriş için davetiye tadında bir şey bulmak gerekiyormuş gabriele onu ayarlarken biz de luca ve federicoyla italyanca sohbet etmeye çabaladık. düşündüğümüz kadar başarısız çıkmadık. sonra domus (yuva) denen mekana gitmek için arabalara atladık. her yeri dönüp dolaşıp park yeri aradık. federico biraz ağır kanlı olduğundan boş olan yerleri bizden sonra gören insanlar kaptılar. neyse sonunda bir yer bulduk be domus a girebildik. içerisi ciddi şekilde boştu sadece bir köşede kalabalık bir siyah grup vardı. bira içmeyi önerdim, mekanın çok pahalı olduğunu merkezde sokakta içilebilecek bir yer olduğunu söylediler. oraya gittik. biralarımızı aldık sokakta yürüye yürüye içiyorduk, dedik domus a doğru gidelim. ama gittiğimizde oradaki siyahlardan biri kavga çıkarmıştı. güvenlik görevlileri falan onları toparlamaya çalışıyordu. sonra kavga işi sinir bozucu olmaya başlayınca biz de oralarda bir yerlerde eski bi binanın önüne gidip sohbet ettik. luca ve federico bize bazı italyanca kelimeler ve cümleler söylediler biz de türkçe karşılıklarını söyledik. "burun" (nosa) kelimesiyle çok eğlendiler. ama iş cümlelere gelince türkçe nin çok zor olduğuna karar verdiler. sohbet ederken elinde sarılmış otla garip bir adam geldi, bizle konuşmaya çabalayınca rahatsız olup uzaklaştık. domus a girecektik ama kavga hala sürdüğü için dağılmaya karar verdik. cuma gecemiz bu şekilde, saat 2 de bitti.

dün de öğleden sonra 2.30 a kadar uyuduk. kalkıp bir şeyler atıştırıp 4.30daki shuttle ile merkeze indik. benim bavullarımdan biri kırıldığı ve fulyanın da bavula sığması çok sıkıntılı olduğundan gidip pazardan 20 euroya çok güzel iki bavul aldık. gündüz televizyonda muhteşem bir pizza reklamı görmüştük, onun aşkına gidip kocaman bir pizza yedik. çıktık otele geldik. sonra gabriele bizi almaya geldi. beraber yoğurt yemeye gittik. adamlar dondurma yer gibi yoğurt yiyorlar. baya bildiğimiz süzme yoğurdu mc donalds dondurması gibi yapıp üstüne çeşitli meyve ya da çikolata soslarından döküyolar. baya da güzel oluyor.neyse ondan sonra diskoya gitme kararı aldığımız ve disko da gece yarısından sonra açılacağı için ne yapsak ne yapsak dedik ve gabriele bizigezdirmeye karar verdi. önce citte della domenica("pazar gününün şehri") dedikleri yere gittik. çocuklar ve aileler için yapılmış bir park. bahar ve yaz aylarında açık olan büyük bir hayvanat bahçesi var içinde. bu aylarda kapalı olduğu için tek eğlencesi kapalı alandaki atari salonu. şu kepçeyi kontrol ederek oyuncak almaya çalıştığın makinede bir sürü para harcadım. zaten hiç başarılı olamamıştım onlarda, olay mekanda değilmiş benim beceriksizliğimmiş diyip devam ettik. pek eğlenceliydi orası. atari oynayıp eğlendim çocuk gibi. daha sonra yine Umbria bölgesinde, perugia'ya yakın bi şehir olan Assisi ye gittik. arabayla 20 dakika. çok güzel bir şehir. fazlasıyla düzenli. bütün binalar aynı hizada. sokaklar dümdüz. gabrielenin rehberliği sırasında anlattıklarını aktarıyorum. assisi hıristiyanlık için önemli bir şehir. her yerde kiliseler ve katedraller var. aziz francis'in şehirden ve insanlardan uzaklaşıp, tepesine çıkıp dua ettiği dağa çıktık biz de arabayla. en tepesine olmasa da yükseklerde bi yere çıktık. balkon gibi bir yer yapmışlar, oradan manzaraya baktık. muhteşem bir görüntüydü. bir yanda dağın karanlık, büyük ve sakin hali bir yandan küçük ve hareketli ışıklarıyla ayaklarının altındaki şehir. muhteşem bir histi, inanılmaz huzurlu, sakin ve mutlu. sonra ordan çıkıp huzur ve sakinlikten en uzak yere gittik. diskonun kapısındaki kızları görünce yıldırım çarpmışa döndük. kıyafetler inanılmaz. kimse giyinmemiş. herkes çıplak gelmiş resmen. her yer dekolde sırf et görüyosun. gabrieleye sorduk ya bunlar bu havada böyle giyiniyorsa yazın ne giyiyorlar dedik. hiçbir şey dedi. meğer yazın diskonun içinde kızların büyük çoğunluğu sadece bikini altı giyiyormuş. hııııı dedik. sustuk. içerisi eğlenceli sayılabilirdi inanılmaz kalabalık olmasaydı. biz kendi halimizde dans ederken bi ara gabriele kayboldu. sonra bi baktık "welcome to the jungle" çalıyor. ardından dj italyanca "bu şarkı dilhan ve fulya için" demesin mi?! pek heyecanlı pek hoş idi efendim. disko çıkışında taze kruvasan yedik çikolatalı pek muhteşemdi. sonra da yattık uyuduk. bu sabah kalkıp kahvaltı ettik ve geri yattık. akşamın şu saati oldu (21.15) hala daha odadan çıkmadık. ben çıldırma belirtileri göstermeye başladım bile.

tespitler:

pazar günü kayıp gün


adamlar çalışmıyorlar ya. pazar günü diye bugün otelde akşam yemeği yok. aç kaldık. zaten bütün gün odaya tıkılmışız pazar bugün her taraf kapalı diye, yemeğe inelim dedik pazar akşamları yemek çıkmıyormuş efendim. biz de pizza söyledik, heyecanla bekliyoruz.

19 Şubat 2010 Cuma

italyanlar garip insanlar vesselam

döndüğüm zaman "ee naaptın italyada?" diye soracaklar biliyorum ve ne cevap vereceğimi de çok iyi biliyorum "yürüdüm!". geldiğimizden beri tabana kuvvet, ama özellikle iki gündür nefes almaktan çok adım attık muhtemelen. iyi ki şehir küçük ve her yoldan her yere ulaşılabiliyor.

iki gündür buradaki varlığımızı kanıtlamak amaçlı işlerle uğraşıyoruz. dün saatlerce okulun (universite degli studi di perugia) erasmus ofisini (ufficcio mobilita erasmus) bulmaya çalıştık. internet sitesinden edindiğimiz adresi bulmak için şehir merkezinden piazza universita ya gittik yürüyerek. aynı sokakta baştan aşağı 4 kere yürüdük en son bir kafeye girip sormaya karar verdik. "ingilizce konuşuyor musunuz?"("parli inglese?")sorusuna "yes, please..?" cevabı alınca adama sarılmak geldi içimizden. adamın tarifi üstüne adreste yazan binayı bulduk heyecanla içeri girmiştik ki... ofis o binadan taşınmış, hem de geldiğimiz yere, şehir merkezine... sevgi dolu sözler sarfederek merkeze yürüdük. ofisi bulduk. içeri girdik. "aa kapalıyız" dediler. ağlamaklı gözlerle birbirimize baktığımız sırada sevimli bir kadıncağız çıkıp içeri geçmemizi işlerimizi halledeceğini söyledi. yaklaşık yarım saat içinde resmen erasmus öğrencisi olduğumuz belgelendi. artık öğrenci kimliklerimiz vardı. mutluluk içinde otele döndük. bu gün de oturma iznimizi çıkarttırmak üzere polise gittik. doldurmamız gereken koskocaman bir belge vardı. yurt odamızı martın 1 inde alacağımız için adresimizi bilmiyorduk. bunu öğrenmek için yurda gittik. sevgili yurt ofisindeki insancık(!) derdimizi rahat anlatabilelim diye sorduğumuz "parli inglese?" sorusunun üstüne bize bir güzel böğürdü. italyada bulunan türkler olduğumuzu italyanca ya da türkçe konuşmamız gerektiğini kendisi türkçe bilmediğine göre kesinlikle italyanca konuşmamız gerektiğini gür sesini koridorda çınlata çınlata bir güzel anlattı bize. ben tam gözleri dolmuş anime moduna geçmiştim ki bir anda canavar kostümünü çıkarıp sevimli bir insana dönüşerek, ama kesinlikle italyanca konuşarak, bize yardımcı olmaya çabaladı. yurdumuzu istiyorsak şimdi alabileceğimizi fakat odamızı almadan bize adres bildiremeyeceğini söyledi. sözlerinin sonuna da ingilizce bildiğini sevgi dolu bir ses tonuyla ekledi. içimden küfür ettim mi? kesinlikle! ama bir yandan da kendimize kızdım, kolaya kaçıp ingilizce konuşuyoruz sürekli halbuki derdimizi gayet güzel anlatabiliyoruz italyanca. eşşek biz, hem de iki ş ile. sonuç olarak biraz maddi kaybımız olacak ama mecburen pazartesi yurt odamıza yerleşeceğiz ve oturma iznimizi çıkartacağız...

bu kadar sıkıntılı anı yeter, tabi ki arada eğlendik de. iki gün önce yurt ofisini bulmayı beceremediğimiz için benim daha önceden konuştuğum italyan arkadaşım Gabriele 'yi aradık. önce bizi ofise götürdü sonra da gezdirdi ve arkadaşı Stefano'yla tanıştırdı. geldiğimizden beri akşamları otel odasına tıkılıp internete girmekten sıkıldığımız için, ricamız üzerine dün Gabriele bizi yemeğe çıkardı. ardından da Stefano, Gabriele, Fulya ve ben bowling oynamaya gittik. sohbet muhabbet derken eğlendik. en önemlisi sosyalleştik:D

birkaç tespit:

italyanlar = melekler ve şeytanlar

bunu en güzel bugün gözlemledik. içlerinde hem şeytan olanları var hem de melek, hatta bazıları şeytan ve meleği aynı anda barındırıyor içinde. bugün bize böğüren yurt görevlisi amca bu son gruba rahatlıkla dahil edilebilir. polis ofisindeki signor marco ve front office deki kısa saçlı sevimli görevli de meleklere dahil. kadın dışarda yağmur yağıyor ve ıslandık diye bize şemsiye bile verdi^^ gerçi şemsiye kırık çıktı ama olsun... kimseye şeytan demek istemediğim için burada susuyorum.

çalışmıyorlar

çeşitli ofislerin çalışma saatlerini belirtiyorum aşağıda,

Ptesi- Çarş -Cuma : 09.00-12.30
Salı- Perş : 15.30-17.00

ya da

Ptesi-Salı-Çarş-Perş : sabah 09.00-12.30, öğleden sonra 16.00-17.30

tahmin edilebileceği üzere işlerimizi bir günde halletmemiz olanaksız. sabah birini hallediyorsun ertesi gün öğleden sonraya kadar tamamlayamıyorsun falan böyle gerçekten çok hoş. türkiyede bu tarz işlerin memurlar tarafından zorlaştırıldığından şikayet ederiz ya hep, türkiyeyi öpün başınıza koyun!

gözlemlerim ve anılarım devam edecek.

special note for somebody: özledim seni.

16 Şubat 2010 Salı

ciao italia!








13 saatlik yolculuğun ardından dün odamıza geldik ve yatağa yapıştık. bu sebeple hemen yazamadım. şimdiye kadarki deneyimlerimi ve gözlemlerimi yazabilirim artık.

dün (15.02.2010) türkiye saatiyle saat 06.10 da münih'e doğru yola çıktık. münihe vardığımızda yerel saate göre saat 10.55teki roma uçağımızı beklerken biraz duty free gezdik. herşey pek bir pahalıydı. biraz rötarla beraber yerel saate göre saat 1e doğru romaya vardık. uzunca bir süre bavullarımızı bekledik. ilk bavul benimkiydi ve ve ciddi şekilde hasar görmüştü. ayaklarından biri ve bir köşesi kırılmıştı, gövdesini baştan sona ikiye bölen ciddi bir çatlak vardı. neyse ki diğer bavullarda bir sıkıntı yoktu. bavullarımızı aldık ve perugia ya gelebilceğimiz bir vasıta aramaya başladık. bir sürü insana sormaya çabaladık, italyanca sormaktan korktuk ama onlar da ingilizce bilmiyordu. neyse sonunda sulga isimli otobüsümüz geldi ve önce romanın merkezine ordan da perugia ya doğru üç buçuk saatlik bir yolculuğa başladık. otele vardığımızda saat buraya göre 18.30 idi. akşam yemeğimizi yedik ve internete girdik heyecanla. fakat toshiba sağolsun laptopların fişleri prize uyumlu değildi ve hiç bir adaptöre de uymadı. biz de bir panikle bilgisayarları kapatmak zorunda kaldık.

bugün sabah 9 da kalkıp kahvaltıya indik, ama kahvaltılık olarak yiyecek pek bir şey bulamadık, neyse ki mısır gevreği vardı. sonra odaya dönüp hazırlandık ve saat 10.30 daki shuttle ile şehir merkezine gittik. otelden aldığımız garip harita yardımıyla bir yerlere gideceğimizi düşünerek yürümeye başladık. bilmediğimiz sokaklarda amaçsızca yürüdük. sağımıza solumuza bakarken çeşitli eczaneler (farmacia) ve supermarketler (supermercato) gördük. bu sırada kendi fakültemizin de önünden geçtik. büyük, güzel, 4 katlı bir bina. şöyle bir 40 adım sonrasında da kalıcağımız yurdu bulduk. pek sevindik. sonra rastgele yürümeye devam ettik. gördüğümüz her sevimli şeyin de fotoğrafını çektik. o kadar yürümenin ardından doğal olarak karnımız acıktı ve saat 12 gibi "mammaré" isimli küçük büfemsi bir yere girdik. bu yerlere genelde pizzeria deniyor, dilim pizza ve lazanya (lasagna) satıyolar. tam italyanca konuşmaya cebelleşirken adam ingilizce bilip bilmediğimizi sordu resmen rahatlayarak "yesssssss!" diye cevap verdik. ve bitmek bilmeyen muhabbetimiz başladı. önce nereli olduğumuzu sordu, söyleyince de türkiyeyi ve türkleri çok sevdiğini, birkaç kere istanbula geldiğini ve aşık olduğunu söyledi. berselonada ekonomi okumuş ama ekonomistlerin dünya üstündeki en zararlı insanlar olduğunu düşündüğü için yemek işiyle ilgileniyormuş. normalde barselonada yaşıyormuş. içinde bulunduğumuz pizzeria da kardeşi ve kendisine aitmiş. istanbulda da bir tane açmayı planlıyorlarmış. daha sonra istanbula yerleşecekmiş. istanbulda raşit isimli bir arkadaşı varmış ve bu konuda ona yardımcı oluyormuş. hatta mayısta bir aylığına ona kalmaya gelecekmiş. kısacası adamın hayatıyla ilgili önemli boyutta bilgilere sahip olduktan sonra, istersek bize yardımcı olabileceğini, o türkiyedeyken türklerin kendisine çok iyi ve dostça davrandığını, çok yardım ettiğini bu borcu ödemenin kendisi için büyük bir zevk olacağını söyleyerek telefon numarasını verdi. bir sıkıntımız olursa aramamızı söyledi. kendisinden şehrin ana meydanına (piazza maggiore) nasıl ulaşacağımızı öğrenip teşekkür ettik ve ordan ayrıldık. daha sonra şehir merkezine yürüdük ve italyada kullanacağımız sim kartları ve oturma izni çıkarırken kullanacağımız pulları (marca da bollo) satın aldık. sonra şehir merkezi ve çevresinde amaçsızca yürümeye devam ettik. önce bir kitapçı bulduk ve kolay olabilecek italyanca kitap bulmak amacıyla içeri daldık. fulya bana şu anda okumakta olduğum, berkin bana verdiği, portakal kız kitabının italyancasını (la ragazza delle arance , jostein gaarder) gösterdi, ben de hemen aldım. fulya da "l'amore è un dio" diye bir kitap aldı. sonra tam kasaya giderken geri dönüşümlü kağıtlardan sevimli defterler bulduk. ve ben yanımda getirdiğim defterin kuçuk geleceğine karar verip daha büyük bir defter aldım. sonra ordan çıktık ve dolaşırken body shop gördük tam oraya yönelmişken umumi tuvalet (bagni publici) bulduk ve mutlulukla tuvalete yöneldik, tam tuvalete giderken orada kurulan bir pazar olduğunu gördük. tuvalet çıkışı pazara daldık. pek sevimli deri çantalar vardı. fulya bir tane küçük deri çanta aldı. ordan çıktık ve dolaşırken 20 euro ya bot satan bir dükkana girdik tam çıkarken türkçe konuşutğumuzu duyan dükkandaki diğer iki kız "merhabaaa" nidalarıyla yanımıza geldiler. abla kerdeşmişler ve 4 aydır burdalarmış. biraz sohbet ettik ama biz biraz huzursuz hissettiğimizden, itiraf ediyoruz azcık kaçtık kızlardan. gerçi birkaç yararlı bilgi vermediklerini söylersek yalan olur. mesela dilim pizza normalde 1 euro dan daha ucuz yada tam 1 euro oluyormuş bir de civardaki en iyi süpermarket "coop" muş. biz de söz dinledik gittik cooptan alışveriş yaptık. akşam yemekleri otelde çok pahalı (€25.00) olduğu için atıştırmalık birşeyler aldık. etimek tadında kızarmış ekmek, grissini, cheddar ve krem peynir aldık. acıkınca atıştırırız dedik. sonra yine shuttle ile otele dönmek üzere yabancılar üniversitesinin oraya gittik. orda bir kafede oturduk ve capppucino içtik. içimi çok yumuşaktı ama diğer yerlerdekine göre daha çok kahve aroması hissediliyordu. sonra da shuttle ımız geldi ve otelimize geldik. oteldeki akşam yemeğinde bütün bir menüyü yeme zorunluluğunda değilmişiz o yüzden gittik bi tabak makarna yedik mutlu olduk ve odamıza döndük kendimizi internetin kollarına attık.

birkaç gözlem:

otelimiz sözde şehir merkezine(il centro) yakın fakat yürüyerek ulaşılması ziyadesiyle zor bir yerde. ormanın içinden yamuk yumuk bir yoldan gitmek gerekiyor. şehir merkezine saat başı shuttle kalkıyor otelden ve on dakikada yabancılar üniversitesinin (universita per stranieri) önünde olunuyor. yine de merkezi sayılabilir.

şehir ve insanları:
şehir çok eski. çok sanatsal ve tarihi binalar da var eskiliklten sıvası dökülmüş binalarda. anlaşılan ciddi yağış alan bir şehir, her taraf yeşil ve bir çok sokakta taşların üstü yosun kaplamış ayrıca iki gündür yapmur yağıyor ve hava çok soğuk. ayrıca sandığımızdan daha büyük bir şehir, google bizi yanlış yönlendirmiş, biz bütün şehir merdiven ve yokuştan oluşuyor sanıyorduk ama basbaya asfalt ya da arnavut kaldırımı yollar mevcut ve vızır vızır araba geçiyor her yerden. ama her yer gerçekten yokuş. ayrıca şehir pahalı. belli başlı bir ya da iki mağaza dışında herşey türkiyede çok daha ucuz. gerçi body shop ciddi indirimdeydi (ben bir parfümü 7 euroya aldım, fulya da bir kremi 10 euroya aldı). çeşitli kebapçı dükkanları gördük. hiçbiri türk değildi. biri kürttü, biri pakistanlıya benziyordu, biri de kapalıydı ama döner ve hotdog satıyodu. büyük meydanda (piazza maggiore) bir sürü şemsiye satan insan vardı. çoğu koyu tenli ve bozuk italyancalı, pakistanlı benzeri insanlar ve açıkcası biraz rahatsız ediciler. bir anda suratına doğru "l'omberllo?" diye atlayıp almayınca da peşine takılıyorlar. her yerde bin çeşit milletten bizim yaşımızda insan var. kimse inanılmaz yakışıklı ya da güzel değil. ama herkes yüz hatlarıyla, giyim tarzıyla falan hoş. italyanlardan neredeyse kimse ingilizce bilmiyor. şimdiye kadar sadece mammaré 'deki vittorio ve otel resepsiyonistleri ile ingilizce konuştuk. onun dışındaki bütün satıcılarla tarzanca- italyanca karışımı bir dille konuştuk. ama akşama doğru kendimize güvenimiz geldi ve adam gibi cümle kurmaya başladık. güvenin de dışında bu insanlarla ingilizce konuştuğumuz sürece bizim ingilizcemiz bozulacak korkusuydu sanırım bizi italyanca konuşmaya sürükleyen.

yemekler:
herşey hamur. bugün yediklerimizn haddi hesabı yok. kesin obez olucaz. öğlen lazanya ve ev yapımı zeytinli ekmek yedik. öğleden sonra dilim margarita pizza yedik sonra otele döndük bir tabak peynir dolgulu makarna yedik. 6 ayın sonunda şehir merkezindeki bir yokuşun başında ayağımız taşa takılcak ve aşağı kadar yuvarlanacağız muhtemelen...

önümüzdeki günlerde yeni entry'lerle yeni deneyimlerimizi paylaşacağım. şimdi fotoğraf yüklemeli ve çeşitli broşür ve fişleri defterime yapıştırmalıyım.

not: yaşasın max fm in internetten yayın yapması:)


sırasıyla fotoğraflar:
1. merdivenli bir cadde
2. piazza maggiore
3. merdivenli sokak
4. köprü sokak
5. mammaré
5. merdivenli bir başka cadde

15 Şubat 2010 Pazartesi

gitmece

gidiyorum. yaklaşık 2 saat içinde odamdan, evimden, ve köpeğimden ayrılacağım. hava alanındaki birkaç saat sonunda da annemden, babamdan ve sevgilimden. ürküyorum. kalbim çarpıyor deli gibi, köşeye sıkışmış hissediyorum kendimi. bir yandan kendi kendimi telkin edip, rahatlatmayı ve her şeye iyi yanından bakmayı deniyorum, bir yandan da çırpınıp kurtulmak, burada kalmak istiyorum. bir yandan evden çıkana kadar son defa yastığımda uyumak istiyorum bir yandan da uyursam sersemlemekten korkuyorum. gidemiyorum da kalamıyorum da. garip. içimde küçük de olsa bir heyecan olmadığını söylersem kimse inanmaz bana sanıyorum. heyecanlıyım evet, mutluyum da bir parça aslında. ama hepsi buruk hepsi gölgede... çok özleyeceğim b...

11 Şubat 2010 Perşembe

kırmızı paltolu kadın

bankın üstünde ağlayan, hayli gergin bir kız çocuğuydum bugün saat 12 sularında. paris caddesinden kuğuluya inen merdivenlerin orada bir banka çökmüş, sinir krizi geçirirken arkamdan ince fakat kulağa tiz gelmeyen, şefkatli bir ses duydum.

- iyi misiniz?
- ha iyiyim teşekkür ederim... sniff
- yardım edebileceğim bir konu mu? sizin için yapabileceğim bir şey var mı?
- yok gerçekten çok sağolun.
- emin misiniz? ciddiyim?
- eminim eminim, çok teşekkür ederim
- peki, iyi günler.
- iyi günler.

birkaç adım daha yürüdü, dönüp geriye bir iki kez baktı, durdu, seslendi:

- sigara da var ama???
- ahaha kullanmıyorum teşekkür ederim=)

~~

kadın günüme renk kattı resmen, banktan yüzümde bir gülümsemeyle kalktım.

8 Şubat 2010 Pazartesi

hrrr

bir kerede hevesim kursağımda kalmasın, bir kere de mutluluğum tam ortasından bölünmesin istiyorum. bunun için bazı insanlar yokmuş gibi mi davranmak lazım illa ki? çabalıyorum, gerçekten çok çabalıyorum sadece beni mutlu eden şeyleri göreyim diğer herşeyi görmezden geleyim diye, inanın bana çok zor.

insanlardan, triplerinden bıktım. herkes özel muamele istiyor, naz yapıyor ben de çekmek zorundaymışım gibi davranıyorlar. veda partisi yapıyoruz, çağırıyoruz, ben kimseyi tanımıyorum diye gelmiyorlar bir de dışarda buluşalım diyorlar. kime vakit ayıracağım ben? kendime mi, aileme mi, en yakın arkadaşlarıma mı, sevgilime mi, yoksa benim için 2-3 saat sıkılmayı göze alamayıp ille özel muamele isteyen insanlara mı?

bazen o kadar seviniyorum ki gittiğime...