5 Aralık 2011 Pazartesi

one more cup of tea

küçücük şeylerle o kadar mutlu olabiliyorum ki! mutsuz olduğumda alınan bir çikolata, sebepsiz yere alınan minnacık bir hediye, kocaman bir sarılma, sonbaharda dökülen yapraklar, bulutların arasından çıkan güneş ve günlük hayatın içinden daha bir sürü küçük şey... ufak tefek detaylar içime yumuşacık bir sıcaklık yayıyor. mesela şu an, elimde koca bir fincan çay, fonda sakin güzel bir müzik, bir şeyler yazıyor olmak o kadar huzur ve mutluluk veriyor ki bana...

bu durum belki de artık mutlu olmak için sadece küçük şeylere sahip olabildiğim içindir. elindekiyle yetinmek yani. o kadar çok birbirinden bağımsız ama aslında bir noktada birbiriyle ilintili saçma sapan sorun ve endişem var ki... ve bunlar o kadar büyükler, en azından benim gözümde o kadar eziciler ki sahip olduğum her şey küçük kalıyor yanlarında. ve zihnimde, hayatımda, rüyalarımda bile o kadar çok yer kaplıyorlar ki, sanırım sadece küçük şeylere yer kaldı hayatımda. bu yazı da kendi kendine kanıtladı söylediklerimi... baksanıza "ne kadar da huzurlu ve mutluyum" derken nerelere geldim...

anlaşıldığı üzere bu sıralar biraz dengesiz bir ruh haline sahibim. oturup küçücük bir şeye ağlayabiliyor ardından da bir sürü küçük şeye gülebiliyorum. bir gün olur da görürseniz bu hallerimi neler olduğunu hiç sormayın. zira, inanın bana, ben de bilemiyorum.

~~

en büyük endişem, gelecek endişesi. hala daha ne yapacağımı bilemesem de yavaş yavaş şekilleniyor zihnimde. yurt dışı hayallerimi şimdilik erteledim, önce çalışmaya başlayacağım. iş tecrübesi edindikten ve kendi paramı biriktirdikten sonra master için yurt dışına gidebilirim. ama bu şimdilik bir olasılık. kesin olan tek şey var çalışmaya başlamak istiyorum. kolay değil biliyorum ama kendime minik bir 'yeni hayat' inşa etmek istiyorum. benim ve bağımsız. hatta itiraf ediyorum, bizim ailede bir espri haline gelen "dilhan'ın istanbul'daki bekar evi" ile ilgili küçük hayaller bile kuruyorum...

~~

bu saçma manik-depresif tepkilerimin dışında çok çeşitli konular hakkında çok ilginç şeyler de düşünüyorum. yapacak işim çok ya, aklımda o işlerden bağımsız milyon tane fikir uçuşuyor. bugün de insan ilişkileri ve insanların birbirleri ile olan fikirleri üstüne kafa yordum. sonra genelde yaptığım gibi oturup bunu sayın bübü'm idil hanımla paylaştım. aslında amacım burada da paylaşmaktı ama şimdi başlarsam işin içinden çıkamam diye düşündüm. bir başka zaman sadece bu konuyu ele alır, uzuuuun uzuuun anlatırım. şimdilik müziğim ve çayıma dönüş yapıyorum.

20 Kasım 2011 Pazar

Saṃsāra

bu sıralar kendimi sürekli benzer konuşmaların içinde, birbirine çok benzeyen şeyler söylerken buluyorum. planlanmış konuşmalar değil bunlar ama bir şekilde içinde bulunduğum diyaloglar sürekli aynı konuya doğru ilerliyor ve ben bu konu hakkındaki görüşümü tekrar tekrar belirtmek durumunda kalıyorum. ve konuştukça, ben farkında olmadan içimde kendi kendine gelişip büyüyen, dallanıp budaklanan düşüncelerin, görüşlerin de farkına varıyorum. kendi kendime sorular soruyor, cevaplar arıyorum. yeterince irdelediğime karar verirsem de yazıya döküyorum düşüncelerimi. ve bugün de yeterince düşünmüş, kendimi yeteri kadar sorgulamış olduğuma karar verdim.

hayatıma girmiş ve çıkmış olan kadın, erkek bir çok insanla olan ilişkime baktığımda, bazen gerektiği kadar ama çoğu zaman da gereğinden fazla emek verdiğimi, özveride bulunduğumu görüyorum. insan ilişkilerinde ya insanları seçerken ya da kendi davranışlarımı seçerken yanlış yapmışım. kendimden çok şey vermişim, ve bazen de benim haberim dahi olmadan benden çok şey alınmış, yerleri boş kalmış. ama zaman geçtikçe, iyiye gitmiş, hatta düzelmiş insan ilişkilerim. verdiğim değerin, gösterdiğim çabanın karşılığını alabildiğim, daha doğru daha düzgün ilişkiler inşa etmişim kendime, yarı farkında bir vaziyette. yarı farkında diyorum çünkü bazı şeyleri değiştirmem gerektiğinin farkında olarak attığım adımlarım vardı ama çoğunlukla içgüdüsel ve de ileriyi düşünmeksizin, anlık kararlar verdim. şimdi, durup şimdiyi düşündüğüm zaman görüyorum ki neredeyse her şey rayına oturmuş. ben kendimin ve çevremin farkındayım, çevremdeki insanlar beni az çok tanıyorlar, bir iki küçük pürüz dışında, bir şekilde uyum içinde her şey. dediğim gibi bu durumu çok rahat neden-sonuç ilişkisi içerisinde inceleyebiliriz. ve bu da bir süre sonra, çoğu insana çok soyut gelen, benim günlerdir dilimden düşürmediğim konuya, kavrama yönlendirir; Karma. sadece "eden bulur" mantığı değil, neden-sonuç, etki-tepki ilişkilerinden yola çıkarak oluşturulmuş bir kavram Karma. sonsuz döngü, kelebek etkisi, yansıma, sürekli akış... ben Karma'ya inanıyorum, çünkü mantıklı olduğunu düşünüyorum. ama bunun bir ilahi adalet sistemi içerisinde işlediğini de düşünmüyorum. insanın kendi davranışlarından, yaşadıklarından, sorunlarından, mutsuzluklarından bir şeyler öğrendiğini, her geçen gün biraz da olsa olgunlaştığını ve bu yüzden de bir süre sonra daha doğru seçimler yaparak, daha doğru davranışlarda bulunarak kendisi için de daha güzel bir yöne doğru ilerlediğini düşünüyorum. en azından benim başıma gelenin bu olduğunu düşünüyorum. aslında bu konudaki iç sorgum, ve düşüncelerim burada yazdıklarımla sınırlı değil ama şimdilik bu kadarı bana yeter. yine de içimden bir ses ilerleyen günlerde bu konunun daha da sık karşıma çıkacağını söylüyor.

~~

bu sene bittiği zaman neler olacağına dair bir sürü fikrim, alternatif çözümüm vardı. insan hedeflediği noktaya yaklaştıkça zorunlu olarak bazı şeyler şekilleniyor kafasında. az çok ne yapacağımı biliyorum sanırım. ve bu yönde pozitif düşünüp, sevimli hayaller kuruyorum. rengarenk hayaller. bu sıralar her şeyim rengarenk. renkli olabilmek güzel.

28 Ekim 2011 Cuma

iyi yaşa

sanırım hasta oluyorum... burun tıkanıklığı, boğaz ağrısı, üşümece falan derken bugün arka arkaya bir kaç kez hapşırınca şüphelerim iyice arttı. çok üşeniyorum hasta olmaya, yani hiç içimden gelmiyor öylece yatmak, eve tıkılmak ve kutu mendillerle yaşamak... yok, hayır kaldıramam, ben vitaminlerimi aksatmayayım en iyisi.

--

Uzun zamandan sonra A Clockwork Orange'ı izledim Özgün'le. aslında bıraksalar sürekli dizi/film izleyebilirim bu sıralar ama işte çeşitli sebeplerden ötürü olmuyor. ama tabi her zamanki gibi benim dönemlik Donnie Darko ve Fight Club izleme ihtiyacım yavaştan dürtüklüyor beni içeriden bir yerlerden, kulak vermek lazım. aslında izlenecek çok fazla film var... yine insanlardan film önerisi alıp liste mi yapsam acaba?

--

şu hafta sonu dışarı çıkma işiyle ilgili sıkıntılarım var. iki gün üst üste çıkmak istemiyorum, kaldı ki perşembe günü de genelde akşam saatinde evde olmadığımdan ebeveynlerim de hem cuma hem cumartesi çıkmamdan hoşnutsuzlar, ben de bu sebepten ortaya çıkan gerginlikten hoşnutsuzum. bu bir sıkıntı idi. bir başka sıkıntı da eve dönüş saat ve şeklim. eğlence mekanımız tunalı olunca ve evim tunalıya ziyadesiyle uzak olunca, taksi her zaman geçerli bir ulaşım şekli olmuyor, e her zaman da arabayla dönme imkanı olmuyor. falan ve de filan. bütün bunları düşününce "iki gün üstüste aynı sıkıntıyı çekmeyeyim bari tek gün çıkayım" diyorum. benim içimden cumartesi çıkmak geliyor -hem cumartesi hem pazarı evde geçirirsem katil olurum çünkü- ama herkes cuma çıkma yanlısı olunca ben de hem cumartesi eve tıkılmayayım hem de arkadaşlarım bensiz çıkmasınlar diye -sanki bir şeyler kaçırıyormuşum gibi panikliyorum ben bu duruma- iki gün çıkıyorum. sonra pestilim de çıkıyor benle beraber... yaa böyle işte modern zaman sıkıntıları...

--

yazasım geldi yazdım; amaç, sebep aramayın. ha bir de iyi yaşayın... demişken... sniff sniff... hapşuuuuuu!sevgiler

5 Ekim 2011 Çarşamba

passive-agressive

ikizler burcu insanı çift kişiliklidir derler ya, sanırım haklılar. belki bir şekilde dengelemeyi başarıyorum ben içimdeki iki farklı kişiliği, ve dışarıya en doğru dürüst ve dengeli füzyonu yansıtıyorum ama sahne arkası çok karışık. işin fenası içimdeki ikizler birbirlerine hem çok benziyorlar hem de çok zıtlar, bütün karmaşa da buradan çıkıyor zaten. ikisi de o kadar inatçı ve o kadar ikna ediciler ki, ben çoğu zaman kendimle çelişirken buluyorum kendimi.

biri bencil, ve her şeyi en iyi haliyle yaşamaya hakkı olduğunu savunuyor. önemli olan benim huzurum ve mutluluğum diyor. mutsuzsa kendi mutluluğunu elde etmekten başka hiçbir amaç olmuyor aklında. varsa yoksa kendi davası, kendi çabası. araya girenler oluyor bazen, birilerini dinlemesi gerektiği durumlar çıkıyor ortaya, ama o "iyi de ben ne olacağım? benim bunlara ayıracak zamanım yok" diyor, yoluna devam ediyor. mutluysa, herkesle paylaşmak istiyor, herkes anlasın istiyor. herkes anlasın ve saygı göstersin ki rahatça yaşayabilsin mutluluğunu, kimse bölmesin, kimse araya girmesin, kimse engellemesin, kimse geciktirmesin. olur da engelleyen, zorla ara verdirten, kesintiye uğratan olursa kızıyor, hırçınlaşıyor.

diğeriyse kendinden önce hep başkalarını düşünüyor. kendi haklarından, hayatından, isteklerinden başkalarının yaşamları sebebiyle feragat etmesi gerekeceğini, bunu da kolaylıkla yapabileceğini düşünüyor. mutlu ya da mutsuz olsun, birisi gelip üzüntüsünü ya da neşesini paylaşmak istediği zaman, her şeyi bir kenara bırakıp onu dinlemek, onun yaşadıklarını içselleştirmek, hatta onunla beraber benzer şeyleri yaşamak, tam anlamıyla paylaşmak istiyor. hatta paylaşmak da yetmiyor, bazen onun sorumluluğu olmadığı halde başkalarının sorunlarını çözmek için çırpınıyor. kendi mutluluğunu çevresindekileri mutlu edebilmesiyle doğru orantılı tutuyor. kavgadan, tartışmadan hep kaçıyor. kendinde mutsuz olma hakkını da görmüyor çoğu zaman, "ya onlar? onlar bu kadar mutsuzken ben nasıl mutsuzum derim?" diyor ama eğer mutsuz olabilmişse hırçınlaşmıyor, üzülüyor.

çok iyi biliyorum ki bu iki ayrı uçtaki, iki sağlıksız insanı da içimde barındırıyorum ben. ve dengemi böyle buluyorum. aynı anda hem mutlu hem mutsuz olabiliyor. hem kendimi düşünürken hem de başkalarının sorunlarına çözüm arayabiliyorum. birine hem çok kızarken hem de onu çok sevebiliyorum. isteklerimi yerine getirmek tek amacım iken aynı zamanda bir çok konuda fedakarlık yapabiliyorum. karmakarışık içim, sürekli bir çatışma halinde ama sakin ve düzenli aynı zamanda...

insan değişik bir şey... karmakarışık bir denklem gibi... çözmeye kalksan çok uğraştırır ama içinde kaybolmaz, korkmazsan çözebilirsin... sonra sorarsın "bunun günlük hayatta insana ne faydası dokunur ki ya?" diye ve anlamaya uğraşmadan sadece deftere yazar geçer, kafanın içinde atarsın bir kenara...

4 Eylül 2011 Pazar

Bittersweet

Günlerdir horlama sesinden uyuyamadığımı söylüyordum ya bir yerlerde... Şimdi de diyorum ki; horlama sesi bana huzur veriyor. Çünku horlamayı duymak bile bir hediyeymiş bazen... Hayat çok garip, hayat çok zorlu, ve sırf bu yüzden bana daha çok yaşamak isteği aşılıyor. Belki klişe olacak ama, daha fazla ve daha fazla istemeden önce, sahip olduğunuz şeylerin değerini bilmeyi öğrenin... Yanımda olan herkes, iyi ki varsınız...

24 Ağustos 2011 Çarşamba

mutual zeytinler*

kendime ve hayatımla ilgili bir sürü şeye ara vermek, genel bir tatil yapmaktı amacım bu yaz. ama anlaşılan o ki en büyük tatili blog'um yapmış. kaldığım yerden, olabildiğince kronolojik olarak, devam ediyorum.

--

Şu kısacık hayatımda 3 kere Rock'n Coke 'a gittim. Her biri de ayrı ayrı değer verdiğim insanlarla yaşadığım güzel anlar ve anılar barındırıyor içinde. Ama ne yalan söyleyeyim, hiç biri bu seneki kadar muhteşem değildi. gerek performanslar olsun, gerek benim eğlenme düzeyim olsun, gerek ... işte bir sürü bir şey. çok güzel çok mutlu bir festivaldi benim için. belki de oldukça kalabalık bir grup olmamız bunda en büyük etken. zira ilk günkü "sıcaaak" başlığından yola çıkarak geliştirdiğimiz serinleme oyunları iki üç kişi olsak o kadar eğlenceli olmazdı. özel olarak kimseyi dinlemek için yanıp tutuşmamıştım bu sene, ama bazı performanslar vardı ki beni utandırdılar. tek tek açıklamak zor ama en çok keyif aldığım performansları şöyle bir yazayım: ilk gün; Kurban, Curry&Coco, Limp Bizkit, 2ManyDJs, ikinci gün; Athena, Travis, Moby, ve Moby bittikten sonra dinlediğim, o zaman isimlerini bilmediğim ama sırf Dubstep çaldıkları için sevdiğim Mabbas&Style-Ist. hepsi ayrı ayrı çok güzel çok keyifliydi ama sanırım asla unutamayacağım, hep keyifle ve heyecanla, ya da en azından gülümseyerek hatırlayacağım en önemli iki tanesi Travis ve Moby idi.

--

Rock'n Coke'dan sonra, daha önce de söylediğim üzere sevgili okuluma dönüp günlerimi ders çalışarak geçirdim ve alnımın akıyla sevgili Avrupa Birliği dersimden güzel notlarla (hayır, açık açık harf notumu söyleyerek kendi reklamımı yapmayacağım) geçtim. veee ardından da koşarak Bodruma yola çıktım. Toplam 10 günlük bir süre içerisinde; İdil, Uygar, Berk (ki bunlar demirbaş üçlü oluyorlar), Nurgül ve Orçun ile güzel, kalabalık bir tatil yaptım. Akşam dışarı çıkmalarımız sırasında zaman zaman bize katılan Aslıcan, Fulya, Ezgi, Burcu, Günce, Alkın, Barış, Koray ve Can sayesinde de oldukça eğlendim.

--

Her tatil gibi Bodrum'a da doyamadan İstanbul'a, staja doğru yola çıktım. yaklaşık 1 aydır teyzemin yanında kalıyor, sabah 9 akşam 6 ciddi ciddi çalışıyorum. utanmasam mesai yapacağım, ki teklif etmedim değil. ama keyif alıyorum. hatta istanbula geldiğimden beri gerçekten çok keyif alarak yaptığım tek aktivite çalışmak oldu. manyak olup olmadığımı sorguluyorsunuz muhtemelen şu an o yüzden açıklama yapayım; haftaiçleri, ev ve iş yeri çok yakın olduğu fakat dışarı çıkılası yerlerden ziyadesiyle uzak olduğu ve ben gün içerisinde çok yorulduğum için, pek dışarı çıkmıyorum. hafta sonları da iki kere yalovaya gittiğimizi düşünecek olursak, istanbulun tadını çıkarmak için bana pek vakit kalmıyor. olsun ama ben adam gibi bir staj yapmaktan, işleri gerçekten öğrenmekten, keyifli bir çalışan grubuyla beraber çalışıyor olmaktan, her türlü projeye dahil edilmekten çok ama çok memnunum. sanırım onlar da benden memnunlar. seviyeli ve mutual bir ilişkimiz var. yalan aslında baya seviyesiz geyikler dönebiliyor aramızda, ama olsun çok eğleniyoruz. hatta eğlenirken öğreniyoruz. her neyse...

gel gelelim, tabi ki her insanın hayatı böyle, efendim pür neş'e, safi eğlence şeklinde geçmiyor, işimizi sevdik dediysek abartmayalım. zaman zaman darlanmıyorum desem yalan olur. gerçi o da işten değil de eve tıkılmış olmaktan, ankarayı ve beraberinde getireceği insanları (evet özel bir insandan bahsediyorum, ne var?!) özlemekten kaynaklanıyor daha çok ama olsun, bu da gelir bu da geçer, ağlamıyorum. stajımın son haftasına girdim, hatta bugünün salı olması itibariyle -ki artık çarşambaya geçtik- son 3 günümden sonra, biraz istanbulun tadını çıkarıp birkaç gün de yalovada geçirdikten sonra mutluluk içinde ankaraya döneceğim. amerika vizesi ile alakalı bir iki koşuşturmacalı işim olacak diye tahmin ediyorum ama olsun, bunlara da razıyım. sonuç olarak diyorum ki kısa bir süre sonra görüşmek üzere.

--

* başlığı koyarken: baş ucumda duran, ispanyolca hocamın hediye ettiği Las Aceitunas (Zeytinler) adlı, içinde kısa tiyatro oyunlarının bulunduğu kitaptan ve iş ortamımdan esinlendim. yoksa delirmedim yani, korkmayın. saçmalamayın. abartmayın.

--

konsepte uygun olsun diyerekten şunu dinleyerek yazdım:

Playlist: End Of Summer
http://www.8tracks.com/ejfass/end-of-summer


9 Temmuz 2011 Cumartesi

I'll wake and live life like I've longed for all this time

ziyadesiyle uzun bir aradan sonra yine karşınızdayım. cümleyi yazdıktan sonra kendimle eğlendim, sanki yüzlerce insan benim yazdıklarımı okuyormuş gibi... neyse sonuçta ben yazıyorum, kim okumuş kim okumamış çok da önemli değil aslında.

en son yazdığım yazıdan bu yana zamanım genel olarak okula gidip Avrupa Birliği konulu dersime girmek (ve bundan ciddi şekilde zevk almak), arada sırada dışarı çıkıp sekansta, new castle da ya da puhu da vakit geçirmek, bazen ev civarında dışarı çıkmak, çeşitli dizileri izlemek (Game of Thrones, Misfits, Happy Endings, Supernatural, True Blood ve saire...) ve kitap okumakla geçiyor. çok fazla şey yapıyormuş gibi görünebilirim ama kanmayın, oldukça sıkılıyorum genel anlamda. hatta sıkıntıdan o kadar saçmalıyorum ki bazen uygar bile şaşırıyor... sıkıntıları geçirmek uğruna çeşitli planlar yapıyorum ve aslına bakarsanız bu yaz sandığım kadar sıkıcı geçmeyecek gibi görünüyor.

biraz da gelecek programdan bahsedeyim o zaman. önümüzdeki hafta bu saatlerde Hezarfen Havaalanında, bir sürü arkadaşımla beraber Limp Bizkit şarkıları dinleyip gençliğimi (çok yaşlıyım ya) yad ederek ve bir hayli eğlenerek geçiriyor olacağım. Rock'n Coke programımı takriben yaz okulunun son haftasına girecek, in-class assignment ve finalle uğraşacağım. ardından ver elini Bodrum... yine bizim sevgili kalabalık ve eğlenceli grubumuzla Bodrum eğlenceleri ve tam anlamıyla bir yaz tatili (sonunda!) moduna geçmiş olacağım. Bodrum dönüşü de koşa koşa staja, yaklaşık bir ayımı geçireceğim İstanbul'a doğru yol alacağım. İstanbul dönüşü de çılgın bir planım var. iki gün önce annemle karar verdiğimiz üzere eylül ayında, tatilimin son haftasında Chicago'da olacağım... programımın dolu ve bu sebeple de sıkışık olması beni her ne kadar biraz gerse de mutluyum, çünkü ankarada daha fazla amaçsızca bulunmak ve sıkılmak istemiyorum.

canımın sıkkınlığını buraya yazarak birazcık hafifletmiş olsam da yeterince kurtulamadım bunalma hissiden. bu sebeple izninizi rica ediyor ve biraz internette gezinmeye ardından da kitap okumaya gidiyorum.
~~

dinleyiniz: katy b- witches brew

~~

arrivederci

7 Haziran 2011 Salı

süspüs

bir iki gündür ufak çaplı bir heyecan var içimde. balo yüzünden. evet biliyorum ben mezun olmuyorum ama bir şeyler için güzel güzel kıyafetler, ayakkabılar almak ve süslenmek fikri beni heyecanlandırıyor. şu an bu blog u okuyan herhangi bir erkek varsa muhtemelen kapatmıştır zaten ama olsun her zaman bu kadar girl talk yapmadığıma göre bir kerelik affedilebilirim diye düşünüyorum.

yarın yorucu bir gün olacak. sabahın erken saatlerinde başlayacak bir hengame... hayır yanılmayın lütfen akşam 8deki zımbırtı için 10 saat hazırlanmıyorum sadece çayyolunun çeşitli yerlerinde çeşitli başka işlerim olduğu için sabahın köründe kalkmam gerekiyor. sevgili annem ankara dışındaki bir toplantısı sebebiyle benim hazırlanma koşuşturmacamda yanımda bulunamayacak. onun için iyi bir şey aslında bu, zira hiç bir şeyi beğenmeyen şımarık bir sweet 16 kızına dönüşebiliyorum zaman zaman... gerçi hiç bir zaman çılgınca ünlüler ve kocaman arabalar istemedim ama... neyse... annemin yokluğunda beni pışpışlamak ve hengameye ortak olmak üzere sevgili Didi ve Zeyzey yardımıma koşacaklarını belirttiler ve beni de mutlu ettiler. gelecekte bir gün düğün günüm olacak biliyorum ama yarının o güne kadarki en girly gün olacağına dair kuvvetli hisler var içimde...

görüldüğü üzere bütün heyecanım hazırlanma kısmıyla alakalı. balo beni pek heyecanlandırmıyor sanırsam... yarın göreceğiz... şimdilik herkese iyi geceler

2 Haziran 2011 Perşembe

melankoli

depresifmişim, çok çabuk üzülüyormuşum, sürekli melankolik şeyler yazıyormuşum... içimden geldiği gibi davranıyorum, içimden geleni söyleyip, içimden geleni yazıyorum ben. koskocaman bir yazar değilim ki, kitabımın satışlarını hesaplayıp, "halkın" sevdiği gibi yazmaya uğraşayım. içimi döküyorum ben buraya. sözle söyleyemediklerimi, insanlarla konuşurken ifade edemediklerimi yazıyorum. kimsenin okuması değil benim ilk amacım, içimdekileri boşaltmak. evet belki sosyal bir insanım, konuşuyorum insanlarla hatta bazen çok konuşuyorum ama kendimi istediğim gibi ifade edemiyorum çoğu zaman. aklımdan geçenleri toparlamak, cümle kurmak zor bir şey benim için. ben eğer 3 söylüyorsam 5 düşünüyorum, ve hepsini senkronize edip kendimi anlatmak zor geliyor bu yüzden bir sürü insanın karşısında konuşurken toparlayamıyorum kendimi ve düşüncelerimi, cümle kurmakta zorlanıyorum. o yüzden yazmak güzel benim için. çok güzel hem de... çoğu zaman yazdığım şeyleri sonradan okuduğumda beğenmesem de, yetersiz bulsam da ifadelerimi, konuşurken olduğumdan çok daha rahat ifade edebiliyorum kendimi. bu yüzden de mutsuz olduğumda, ve bunu kimselere anlatamadığımda yazıyorum. çünkü mutlu olduğumda dışarıdan bakıp anlamak çok kolay. oysa mutsuzken saklamaya çalışıyorum bunu. ne kadar yakınım da olsa insanlar. çünkü mutsuzluğumu birileriyle paylaştığımda karşıma çoğunlukla benden daha kötü durumda olan insanlar ve onların hayatlarından örnekler çıkarılıyor, mutsuzluğuma bir faydası olmasa da susuyorum, sanki benim de mutsuz olmaya hakkım yokmuş gibi. utanıyorum mutsuzluğumdan.

mutsuz olduğumda insanlar beni aslında mutsuz olmamın anlamsız olduğuna inandırıyorlar genelde. kötü bir niyet yok bunun içinde, çoğu zaman gerçekten öyle düşündükleri için yapıyorlar bunu, ya da beni mutlu görmek istedikleri için. halbuki ben o mutsuzluğumdan uzun sürede ve uzun süreli olarak kurtulmam için beni yüreklendirmelerini tercih ederim. "mutsuz musun kendinden? o zaman bunu değiştirmek için ne yapabilirim/yapabilirsin/yapabiliriz?" diye sormalarını, yapılması gereken şeyler konusunda beni cesaretlendirmelerini tercih ederim "meeh ne gerek var" tepkisindense... çünkü en rahatsız olduğum şeylerden biri, gerek fiziksel olsun gerek mental olsun, hangi konuda olursa olsun; gereksiz öz güven. ne dünyanın en güzel insanıyım ne de en zeki... bu yüzden elde etmek istediğim her şey için çabalamak zorundayım. bunun farkındayım aslında, ama bu yüzden üzüldüğümü görüp bu farkındalığımı bana unutturmaya çalışan insanlar var. evet bana sahip olduklarımı hatırlattıklarında mutlu oluyorum ama geçici bir süreyle... o yüzden teselli edilmektense cesaretlendirilmeyi tercih ederim diyorum...

~~

notlar açıklandı. pek hoşnut sayılmam. yaz okulum var. yani bir süre daha ankara ve bilkent semalarındayım ne yazık ki...

28 Mayıs 2011 Cumartesi

solicitude

arada sırada söylüyorum bunu, ve yine tekrarlıyorum; insanlar düşüncesiz ve acımasız. çok basit bir kural var aslında, 'kendin duymak istemediğin bir şeyi bir başkasına söyleme'. bazıları bir insana gerek kişiliğiyle, gerek görünüşüyle, gerek herhangi başka bir konuyla ilgili bir şey söylemeden önce, ciddi bir ithamda bulunmadan önce bir durup düşünüyor "bu söylediğim şey onu kırar ya da üzer mi?", "söylemek söylememekten daha mı iyi gerçekten?" diye. çok zor bir şey değil aslında bunu yapmak ama çoğu insan bunu yapmaya gerek görmüyor. ya karşısındakinin ne hissettiğini hiç umursamıyor ya da karşısındakini çok güçlü görüyor. ne kadar güçlü olursa olsun her insanın zayıf yanları, deşilmeye hazır yaraları vardır onlara dokunup dokunmadığınıza dikkat etmeniz gerekir, çünkü kanatmak ve var olan yarayı deşmek, nazik bir dokunuşla bile mümkünken en ufak bir sözünüz karşınızdakini paramparça edebilir. bunun kişilerle çok fazla bir alakası yoktur, aynı konuyla alakalı zaten sıkıntıları olan insan bir lafınızı "bardağı taşıran son damla" olarak algılayabilir. gerekli olan tek şey biraz özen...

22 Mayıs 2011 Pazar

radar

bir final döneminde daha "çalışmamak için ne bahane bulsam, ne saçmalıklar yapsam" adlı sergimin bir eserini daha görmektesiniz. buyrunuz gönlünüzce inceleyiniz.

tam çalışmaya karar verdiğim sırada guruldayan midem yüzünden yemek pişirme şevkiyle dolup taştım ve çok güzel bir makarna yaptım. annemle beraber afiyetle yedik. ardından odama dönüp acaba neler yapabilirim diye düşündüm ve facebook'tan insanların fotoğraflarını incelemeye başladım. fotoğraflara baktıkça "acaba bu sırada ne düşünüyordu?", "hımm neden böyle bir dövme yaptırmış ki? hikayesi var mıdır?" şeklinde sorular kafamın içinde pıtırdamaya başlayınca, şu sıralar kendimle gözlemlediğim genel hal ile ilgili yazmaya karar verdim.

insanlar çok ilgimi çekiyor şu sıralar. merak ediyorum. en dış kabuklarının, dış görünüşlerinin altında neler sakladıklarını merak ediyorum. tavırlarını, günlük rutinlerini, yaptıkları işleri, söyledikleri sözleri ve bunların hepsinin arkasındaki nedenleri, güdüleri merak ediyorum. gördüğüm kadarıyla anlamlandırmaya çalışıyorum, kendi kendime analiz ediyorum ama o zaman daha da çok merak ediyorum. ama bu merakımın sonucunda alacağım ve ya almayı beklediğim cevapların benim için dedikodu niteliği yok, sadece öğrenmek istiyorum. görmek istiyorum. tanımak istiyorum. özellikle belli başlı insanlar var ki gerçekten çok merak uyandırıyorlar bende...

---

stalker mode: on

21 Mayıs 2011 Cumartesi

geri döndüm!

o kadar özledim ki yazmayı! ama itiraf ediyorum blogspot'un hala erişime kapalı olduğunu sanıyordum. neyse sonuç olarak sevgili blog'uma kavuştuğuma göre bundan sonra benden yeni yazılar bekleyin. gerçi hala okuyan birileri var mıdır bilemiyorum ama... şimdilik sadece dönüşümün habercisi olarak bu kısa yazıyı yayınlıyorum. devamı gelecektir. heyecan ile bekleyiniz.

---

cidden çok özlemişim ^.^

1 Mart 2011 Salı

How to disappear completely

gitmek istiyorum. arkama bakmadan çekip gitmek. bazen her şeyden, herkesten uzaklaşıp bambaşka bir şehirde sadece kendimle olmak istiyorum. bir stüdyo evde köpeğimle yaşamak, yakın mesafedeki yerlere bisikletle uzak mesafedekilere de vespamla gitmek istiyorum. keyif aldığım bol seyehatli bir işim olsun, hayatımda stres yaratmasın istiyorum. sabahları deniz kenarında köpeğimle koşuya çıkmak, iş çıkışı bir deniz kenarında akşam güneşi altında yatmak, evde çay içerek ya da bir parkta temiz havayı içime çekerek kitap okumak istiyorum. aklıma estiğinde çantamı toplayıp, trene atlayıp başka bir şehre gitmek, deli gibi gezmek istiyorum. evet arkadaşlarım da olmalı, akşam dışarı çıkıp eğlenebilmeliyim, her şeyden öte ben insanlar olmadan mutlu olamam, ama evime döndüğümde sadece "ben" olmalı orda, ben ve köpeğim. yalnız kalabilmeliyim her istediğimde. tekdüze olabilir ama sakin, huzurlu ve mutlu bir hayatım olmalı.

çok şey istiyorum değil mi...

27 Şubat 2011 Pazar

sunlight needed

yine uzun bir aradan sonra kendimi tutmadım ve sana döndüm sevgili blog'um, ama yine de "sevgili günlük" havasına pek kaptırmadan devam etmek istiyorum. öhem, izninizle.

~~

aman nazar değmesin bu sıralar pek bir güzel gidiyor her şey; okul, aile, arkadaşlar, okul dışı aktiviteler, ve tüm bunların dışında kalan ama aslında bir o kadar da kesişen, kişisel -magazin tabiriyle özel- hayatım. her şey güzel mutluyum, hatta o kadar ki kesin hastayım, öleceğim de kimse bana söylemiyor diye paranoyalara kapılıyorum zaman zaman.

bütün bu genel mutluluğumun dışında heyecanlı olduğum bir konu var, bahar! malumunuz havaya düşen ilk cemrenin ardından bugün itibariyle ikinci cemre de suya düşmüş bulunuyor, bu da demek oluyor ki havalar yavaş yavaş ısınıyor. çok değil bir iki hafta sonra artık ders aralarında çimlerde oturmaya başlarız, güneş de sırtımızı falan ısıtır... sadece tek bir şey istiyorum, n'olur bu sene çok fazla polen olmasın.

~~

geçtiğimiz salı günü bütün öğleden sonramı berk ve tunç la Rollhouse da geçirdim. mevcut paramızın yarısını aynı oyun başında, elimizde silahlar iki deli şeklinde berk'le harcadıktan sonra diğer oyunlara da bir şans vermemiz gerektiğini düşünüp yolumuza devam ettik. atari oyunlarının ardından sırasıyla bowling ve bilardo da oynayarak işi biraz abarttık ama çok eğlendik. şimdi para biriktirip hayatımı arcade' e adamaya karar verdim, sayın berk birol bana katılır mısınız?

~~

geçen hafta içinde Star Wars izlememiş olmamla alakalı türlü tacize maruz kaldım. söz veriyorum izleyeceğim. ama bu arada itiraf etmem gereken başka bir şey var, bugün digiturk de Star Trek' e denk geldim ve izledim. vicdan azabı çekiyorum biraz, kendimi Star Wars a ihanet etmiş gibi hissediyorum ama bir yerden başlamak lazım idi. ayrıca ben berk' e sordum ihanet sayılmaz dedi.

~~
bugünlük bu kadar, biliyorum yine daldan dala zıpladım yazarken ama içimdeki tükenmek bilmeyen enerji sebebiyle diye düşünüyorum. mazur görünüz. bir sonraki entry de görüşmek üzere sevgili okurlarım.

dipnot: bilkentte 5. hafta ve midtermler başlıyor...

9 Şubat 2011 Çarşamba

barbra streisand

evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... eskiden, ama öyle çok da geçmişe gitmeden; güzel diyarlardan birinde bir genç kız varmış. sıcacık evinin aydınlık odasında oturur; başından, aklından, yüreğinden geçenleri sözcüklere döker, yazarmış. okurları da varmış bu genç kızın, yazdıklarını okur, bazen beğenirler, bazen eleştirirlermiş ama okumayı da aksatmazlarmış. günlerden bir gün genç kız uzun zamandır yazmadığını fark etmiş. fark etmiş ama ne yazacağından da emin değilmiş. "olsun" demiş, "yazdıkça arkası gelir, ben başlayayım da..."

~~

son yazdığımdan beri hayatımda iki büyük değişiklik oldu ama şimdilik sadece bunların bir tanesinden bahsedeceğim; o da çok sevgili okulumuzun açılmış olması. henüz ikinci haftadayız evet biliyorum ama benim üstüme üstüme gelmeye başladı bile. ama bugün akademik takvime bakınca mutlu oldum; okulun bitmesine 3 ay var. o 3 ay neler gösterecek tabi onu bilemeyiz... yine yedi tane ders alıyorum. kimi güzel, ilgi çekici, kimi yorucu, iç bunaltıcı. ama yapılacak bir şekil, ben spring break i heyecanla bekliyorum şimdilik...

ikinci büyük değişiklik, güzel, ama ballandıra ballandıra anlatmaya cesaret kadar da yeni. bu yüzden şimdilik sessiz kalmayı tercih ediyorum.

genel olarak bu sıralar neşeliyim, ve bu halimi kesinlikle ikinci değişikliğe bağlıyorum. ^^

~~

deneyin, eğlenin: http://gobarbra.com/

28 Ocak 2011 Cuma

¿?

bazen insanları karşıma alıp bir sürü soru sormak istiyorum. neyi neden yaptıklarını, neden söylediklerini; her şeyi sebepleriyle anlatsınlar ki kafamdaki sesler sussun istiyorum. kendi içimde bir karara varıyorum, ve biliyorum ki sorduğum sorular ve alacağım cevaplar bu kararı değiştirmeyecek. ama merak ediyorum. her şeyin sebebini merak ediyorum. ve insanlar da merak etsin istiyorum. onlar da bana sorsunlar neyi neden yaptığımı. küçükken de böyleymişim; bir şey istediğimde annem "hayır" dediyse, bana sebebini ve o sebebe neden olan şeylerin hepsini açıklayana kadar "neden?" diye sorarmışım. ve insanlar "neden?" sorusunu sormadan bir şeyi kabullendiklerinde şaşırırmışım. ama bazen korkuyorum insanlara soru sormaya çünkü onlar bana soru sormadıklarında, bir şeylerin nedenini merak etmediklerinde şaşırıyorum ve kırılıyorum. bazen sırf bu yüzden sessiz kalıyorum ve kafamdaki seslerle konuşuyorum, cevap arıyorum, bulamıyorum...

24 Ocak 2011 Pazartesi

kaçan kovalanır

tamam, ulaşılamayan şey daha çok istenir, iyi, güzel hoş da... işsizlikten, boşluktan, egosal şişinme ihtiyacından taktık önümüze bir havuç güya peşinde gidiyoruz, hiç bir tatmin yaşamadan. ne anladım ben bu işten. kaçan kovalanırmış, yenilen pehlivan güreşe doymazmış falan filan; ben artık kovalamıyorum. işim gücüm yok kendimi eğleyeyim bari diye girdim bir muhabbete, eğlenmedim de boşuna zaman kaybettim. neymiş efendim, kızımız uslanmış. artık böyle. işinize gelirse.

23 Ocak 2011 Pazar

i don't think i can be anything other than me

bazen düşünüyorum da tahmin ettiğimden çok daha farklı bir insan olabilirim. hatta beni tanıyan bir sürü insanın tahmin ettiği insan değilim. iki yüzlü müyüm; aslında hayır ama bazen durumlar genelde olduğumdan başka bir insan olmamı gerektiriyor... ve bunun için bazı ufak tefek şeylerin tetiklenmesi gerekiyor. bir çok insan gibi benim de ego-based sıkıntılarım var o sebeple egomu zedelemeye yönelik bir şey yapıldığında bambaşka bir yaratığa dönüşebiliyorum (özellikle alkolün verdiği cesaret de varsa); saldırgan değil belki ama girişken. self-examination yaptım şu an ve doğru tespitlerde bulunduğuma inanıyorum, bugün beni bu tarz bir durumda gözlemleme şansına erişmiş bazı insanlar da hak verecektir bana diye düşünüyorum.

işte öyle...

2 Ocak 2011 Pazar

yine yeni bi yıl

her sene olduğu gibi bu sene de iki muhteşem zaman diliminin kesişmesini kutladık hep beraber; yılbaşı ve finaller. bu muhteşem birleşme hakkında yazmam gerektiğini hissediyordum içimde ama bir türlü oturup da yazamamıştım, baktım ders çalışmıyorum kendime sordum, "final dönemi ders çalışmayan dilhan n'apar?". blog yazar. hazır olun, başlıyorum.

öncelikle belirtmeliyim ki yazmaya başlamadan önce geçen sene yazdığım yeni yıl yazısına baktım, acaba neler yazmışım, beklentilerim gerçekleşmiş mi yoksa hayal kırıklığına mı uğramışım diye. insanın bunları hatırlamaması, beklentilerinden geçmiş zamanın rivayeti (miş'li geçmiş zaman işte...) kullanarak bahsetmesi ve hatırlamak için eski yazılarını tekrar okuması normal bir şey mi yoksa ben yine kendi iç dünyamda kayıp mı oldum bilemiyorum, ama okuyunca gördüm ki çok da fazla bir şeyden bahsetmemişim. bu sebeple de aklımda kalanlarla genel bir 2010 değerlendirmesi yapıyorum. 2010 yılı benim için koskocaman bir TATİL olarak başladı. Ocağın ilk haftası finallerimin bitmesinin ardından partiler, yolculuklar ve en önemlisi Erasmus hayatı başladı benim için. evet arada derdim tasam oldu inkar etmiyorum ama Ocak-Ağustos arası iddia ediyorum hayat herkesten çok bana güzeldi. temmuz ayı sonunda yurda kesin dönüş yaptım ve sağlık problemleriyle beraber tatsız günler başladı... neyse bunları çok hatırlamak istemediğim için detaylandırmayacağım ama 2010 yılının finali de pek muhteşem oldu denemez. sonuç olarak iki uçta bir yıl yaşadım, o yüzden yine 2010 yılı için atsan atılmaz satsan satılmaz diyorum ve 2011 den beklediklerime geçiyorum... ya da... hımmm... hem okuyanlara kıyamadığım hem de kendim yazmaya üşendiğim için beklentilerimi yazmaktan vazgeçtim. hem böylece belki 2012 ye giriş yazımda geri dönüp okuduğumda bu beklentileri bulamayacağımdan ve haliyle hatılayamayacağımdan 2011 yılı hayal kırıklığı olmuşsa bile bunu bilmemiş olurum. (karışık bir cümle oldu biliyorum, anlama sıkıntısı çektiyseniz, buyrun, başa dönün bir daha okuyun, benim için hiç bir sıkıntı yok) sonuç olarak çok güzel bir 31 Aralık gecesi geçirdim ve ardından 2011 yılı tüm hızıyla başladı. baksanıza ikinci günü bile bitmek üzere...

geldik ikinci önemli konuya; finaller. bu sene yılbaşı-final çakışması benim çevremdeki insanları geçen senekilerden daha çok üzdü sanıyorum, zira ders çalışmak amacıyla dışarı çıkmayı reddedip kendini eve kapatan arkadaşlarım oldu. ben de başlarda stresliydim fakat girmem gereken ilk finalin dersinin önceki sınavlarından curve'e 20 taktığımı görünce (keh keh) stresi falan bir kenara atıp yılbaşı gecesi neşeme neşe kattım. önce anneannemin alkışları eşliğinde annem ve teyzemle karşılıklı göbek attım sonra dünya şekeri arkadaşlarımla mirkelam şarkıları eşliğinde yeni yıla girdim. sanırım bu zamana kadar geçirdiğim en eğlenceli, en güzel, en tatlı yılbaşıydı. sevdiğim insanlarla beraberdim, mutlu ve huzurlu dakikalar geçirdim. pek güzeldi pek! evet bunları yazarken de yaşarken yaptığım gibi asıl konudan, finallerden, uzaklaşmışım. öehm. iki gündür kendi çapımda güzel bir efor sarf ederek finallerime çalışmaya başladım. şimdilik sakinim evet ama günler geçtikçe stres dolu, hırçın bir yaratığa dönüşebilirim, aman diyim hazırlıklı olun.

şimdi, yarın sabah erken kalkıp dersime çalışmak üzere, erkenden yatağım ve yorganıma doğru gidiyorum. esen kalın.

dip not: HERKESE İYİ YILLAR! ve finallerinde başarılar (aynı coşkuyla söyleyemedim bir an...)