27 Aralık 2010 Pazartesi

ikilem

uzun süredir içimdeki sıkıntının bir parçası olan, aklımı kurcalayan bir konu vardı; annemle az önce bu konu üzerine konuştuk. hala kesin bir çözüm bulmuş değilim ama en azından içimdekileri dışarı vurmuş olmanın getirdiği bir rahatlık var şu an. sırasıyla anlatıyorum.

mutfakta annemle karşılıklı çay içerken anneme bir soru sordum; "Anne sen Avrupa Birliği hakkında ne düşünüyorsun? Yani demek istediğim sence bizi almalılar mı?" Annem de, AB'nin aslında bizi hiç bir zaman alacağını düşünmediğini söyledi. Ama Türkiye'nin AB'ye girmesini istediğini çünkü benim bu ülkede yaşayabilir olmamı istediğini söyledi. ben de kafamın bu konuda karışık olduğunu ama bazı şeylere çok umutsuz baktığımı söyledim. aldığım bunca eğitim ve birikimle, öğrendiğim diller, yaptığım sosyal etkinliklerle; bu kadar emekle, dizimi kırıp adamın tekinin ağzının içine bakarak yaşamayacağımı söyledim. ve bir süredir içimi kemiren konuya girdim.

geçtiğimiz bayram tatilinde teyzem, benim yurt dışında master yapmak ve çalışmak istediğimi öğrenip bu isteğimi -ona göre hevesimi- geçirmek amaçlı bir nutuk çekmişti. bu isteklerimin aslında toz pembe hayaller olduğunu, oraya giden kimsenin beklediği gibi bir iş imkanı ve mutluluğu yakalayamadığını, yalnız kaldığını, ve dönmek istediğinde de dönemediğini söylemişti. ona göre yıllar sonra ben dönmek istediğimde burada ailem ve arkadaşlarım adına hiçbir bağlantım kalmayacağını, dönsem bile kendimi buraya ait hissetmeyeceğimi ve aslında hiç bir yere ait olamayacağımı ve bu yüzden giden diğer insanlar gibi kaybolmuş hissedeceğimi, gitmemem gerektiğini savunmuştu. konuşmak istemediğimi söyleyip konuyu kapatmıştım ama o zamandan beri okulum bitince yapacaklarım konusunda kendime yeni -ve yerel- seçenekler de hazırlamaya uğraştım.

anneme bunları anlattığımda annemin teyzemle hemfikir olmadığını görüp birazcık rahatladım. annem, her zamanki gibi, olaylara dramatik ve romantik değil gerçekçi yorumlarda bulundu. uzun süredir yurt dışında yaşayan ve çalışan arkadaşları olduğundan gözlemleme fırsatı bulduğu, yabancı ülkelerde çalışan insanların yaşadığı bazı ciddi sıkıntılardan bahsetti. muhakkak ki bir şekilde ayrımcılığa maruz kalacağım durumlar olacağını düşündüğünü söyledi, belki koşullar benim için daha zor olacaktı yurt dışında, daha çok çabalamam ve boğuşmam gerekecekti ama Türkiye'deki durum bunu gerektiriyorsa tabi ki gidecektim. fakat bunun için sağlanması gereken çok çeşitli koşullar vardı, not ortalaması, burs, kişisel gelişim, vb.

şimdi bunları yazarken düşünüyorum da, ben zaten hiçbir yere ait değilim. şu an ülkemin olmamı istediği insan değilim, ve bu durum sürdüğü sürece zaten birileri sürekli ayağımı kaydırmaya, beni ortadan kaldırmaya, benim üstüme basmaya uğraşacak. şu an türk kimliğim sebebiyle Avrupa'da olduğum sürece, türk kimliğim sebebiyle onların istediği insan da olamayacağım ve hor görüleceğim. yanlış anlaşılmasın, asla utanmıyorum türk kimliğimin geçmişinden ama şimdimden ve geleceğimden şüpheliyim. ama bu noktada soruyorum kendime, acaba gerçekten de bir yere ait olmalı mıyım?

19 Aralık 2010 Pazar

every day isssss ssssilent and gray


gerçekten her gün pazar günü gibi olsa hayat nasıl olurdu acaba? eğer her gün benim pazar günlerim gibi olsa, ders çalışmak için uyanmak üzere saat 10'a alarm kurulur, o alarm binlerce kere ertelenir ve sonunda 12 de uyanılır, saat 1 ya da 1.30a kadar gevşek gevşek kahvaltı edilir, gazete okunur, bilgisayar başına geçilir, blog yazılır, ardından ders çalışmaya başlanır, birkaç saatin sonunda bunalıma girilir, bütün bir akşam ders çalışmak reddedilip televizyon izlenir ve geç uyanıldığı için yine geç yatılırdı.

ama eğer ütopik bir pazar günü gibi olsaydı her gün o zaman saat 10 gibi uyanılır, elde kocaman bir kupa çayla gevşek gevşek gazete/kitap okunur, 12 ye doğru kahvaltıya oturulur, 1 gibi kalkılır dizi ya da film izlenir, çıkılır bir yürüyüş yapılır, kahve içilir, dergi karıştırılır, kişisel bakım yapılır ve şımarılınır, blog yazılır ve ya dizi/film izleyerek ya da kitap okunarak uyunur.

herkese ütopik pazarlar dileği ile...

everything's gonna be alright

yatağıma yatmak, yorganı kafama çekmek, gözlerimi sımsıkı kapamak ve günler boyunca bu şekilde kalmak istiyorum. ta ki; havalar güneşli olana, okul beni darlamayana, günler eğlenceli geçene, ve insanlar kendilerinden beklendiği gibi davranana, kısacası her şey iyi ve olması gerektiği gibi olana kadar...

hep aynı hayat, hep aynı koşuşturmaca, hep aynı istek, hep aynı stres, hep aynı konular. bütün günlerim birbirinin aynısı gibi sanki. bir rutindir gidiyor bunca yıldır. kaçmak istiyorum buradan. birçok insan gibi ve bence haklıyım.

kendimi kandırmaya çalışıyorum her şey düzelecek, şu an seni üzen şeyler zamanla hiç canını acıtmayacak, sonunda mutlu olacaksın diye. ama bu sefer başarılı olamıyorum sanırım. her şey aynı anda üstüme geldiğinden olsa gerek... zamanla geçeceğini umuyorum ve bu sıralar sürekli kullandığım bir kelimeyi kullanıyorum yine, "kısmet".

18 Aralık 2010 Cumartesi

behind the scenes

hıçkırık

genelde insanlardan çok fazla şey beklemem. en azından insanların benden beklediklerinden ve hatta benim kendimden beklediklerimden çok daha az şey beklerim başkalarından. ve bu beklentilerim - hele ki çok zor şeyler değilse- yerine getirilmediğinde yaşadığım üzüntü ve hayal kırıklığının boyutları tarif edilemez. ve işte tam da bu yüzden en çok değer verdiklerim üzer beni.

eğer elimde olsaydı kimseden bir beklentimin olmamasını seçerdim. genelde kendimi beklentiler konusunda kontrol edebilsem de bu kadarını yapabilmek için insanlarla ilişkimi kesmem lazım.

sonuç olarak söylemeye çalıştığım şudur ki:

değer verdiğim insanlar,

sizden beklentilerim genelde yerine getirmesi kolay olan ve benim de gayet açıkça belli ettiğim şeylerdir, geçerli bir mazeretiniz olmadığı sürece zaten kırk yılda bir sahip olduğum beklentilerimi yerine getirmediğiniz zaman beni ciddi şekilde üzersiniz. amacım kendimi daha açıkça ifade etmekti.
teşekkür ederim.

~~

yıllardır bilinen bir gerçeği tekrar dile getiriyorum. şom ağızlıyım. cidden. "bir de şöyle olurmuş" tadında söylediğim her ani söz en geç ertesi güne oluyor. ha ama bir kerede pozitif bir şey söylemiyorum o şekilde... bu da ayrı bir konu.

8 Aralık 2010 Çarşamba

ben bunlara yetecek kadar küfür bilmiyorum

http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/ece-temelkuran-bebegini-kaybeden-ogrenci-ile-gorustu-haberi-36650

yukarıdaki link, geçtiğimiz günlerde yaşanan tarif edemeyeceğim kadar hazin bir olayla ilgili bir haber. bu yazımı okumadan önce linkdeki haberi okumanızı rica ediyorum.

~~

haberi okurken kendimi tutamadım, gözlerimden yaşlar aktı, ama her bir damla gözlerimi daha da çok yakarak, resmen canımı acıtarak. ağzımı açtım, küfredeyim diye, yapamadım. ağzımdan çıkan her küfür bir yenisiyle kesildi ama hiç birini tamamlayamadım, hiç biri yetmedi çünkü bu yaratıkların davranışını karşılamaya.

kim bilir kız ne travmalar yaşadı, ne kadar kendini sorguladı hamile olduğu haberini ilk aldığında. sevgilisine haberi nasıl verdi, nasıl konuştular, nasıl karar verdiler bebeğin doğumuna, doğumdan sonra okulu ne yapacaklarına, bebeğe nasıl bakacaklarına... ama karar vermişler işte, bütün bunları aşıp. sonra soysuzun biri gelir ve tekmeler, bir de hesap sorar "bu yaşta bir de çocuk mu peydahladın" diye.

ben bu adam demeye dilimin varmadığı yaratığa yaşattığı vahşeti yaşatmak istedim okurken. ağlasın önümde, yalvarsın "öldür artık beni" diye, dayanamasın canının acısına...

nasıl bir ülke olduk biz? nasıl zorbalaştık bu kadar? hani misafir perver ve sıcakkanlı insanlardık? kendi insanımıza bırakın toleransı saygı bile gösteremezken başkalarını nasıl buyur edeceğiz ülkemize? kim gelsin buraya? kim sevsin bizi?

sonra gideceğim dediğimde karşı çıkıyorlar bana... nasıl durayım...

6 Aralık 2010 Pazartesi

like a thief in the night

şu yaşadığım son bir haftada fark ettim ki, yeri geldiğinde inanılmaz sabırsız ve huzursuz bir insan olabiliyormuşum. her zamanki polyanna felsefesini bir kenara "fırlatıp", hatta topak yapıp atıp, bir anda kendine sürekli gerginlik ve şüphe yükleyen bir insan haline gelebiliyormuşum. öyle ki huzursuzluktan uykularım bile kaçabiliyormuş. aklıma takılan soruları sorup cevaplarını alana kadar o huzursuzluk geçmeyebiliyormuş. ve o aldığım cevaplar da 24 saatten daha kısa bir süre ancak tatmin ediyormuş, hemen ardından yeni sabırsızlıklar, vesaire vesaire...

5 Aralık 2010 Pazar

there's more to life

güne erken başlamak gibisi yok. evet uyanmak çoğu zaman işime gelmese de herhangi bir güne erken başlamayı ve o günü uzuun uzuun yaşamayı seviyorum. ve bu sabah da fonda sakin, güzel bir playlist elimde kocaman bir kupa çayla pazar huzuru yaşıyorum. bugün her şey güzel gidecekmiş gibi bir his var içimde, heyecanlanıyorum.

~~

dün kuzenim nişanlandı. aile içinde küçük bir kutlamaydı. biz erkek tarafı olarak, sanki gelin almıyormuşuz da biz oğlumuzu veriyormuşuz gibi hüngürdedik. gözlerimiz yaşlı ama gülücükler saçan fotoğraflar çektirdik. anladım ki benim de yaşım geliyor yavaştan, herkes "darısı başına" diyerek sırtımı sıvazladı.

bir de dün öğrendim çok değişik bir geleneğimiz varmış nişan yüzüklerinin bağlı olduğu kırmızı kurdelenin kız tarafında kalan kısmından yakın yaşlardaki kız/kadınlara yaşlarına göre, nişana kalan zamanla orantılı, kurdele kesilirmiş ve o kişi o kurdele parçasını yutarmış. bana da orta boyda bir taneyi şampanya eşliğinde yutturdular.

kısmet, nassip.

~~

güzel playlist önerilerine devam

There's more to life
http://8tracks.com/justin31409/there-s-more-to-life

3 Aralık 2010 Cuma

kendi düşen ağlar...

"kendi düşen ağlamaz" demişler ama ağlar, hem de öyle bir ağlar ki... bir kere en başta düşmüştür canı yanar ondan ağlar, onun ötesinde her şey kendi suçudur ve önce "bana bir şey olmaz, ben düşmem" deyip düşerek kendi kendini rezil etmiştir bir de üstüne ona ağlar katıla katıla...

ben de böyle bir insanım işte, başkalarının yaptıkları ağlatmaz beni, kendi yaptıklarıma, safça inanışlarıma ve kendimi her şeye çabucak kaptırmama ağlarım. karşıma bir fırsat çıkar, bocalar ve önce "hayır" derim sonra içimde kalır ben peşine düşerim. ulaşamazsam da kendimi yer bitiririm. ve sonunda muhakkaktır ki oturur ağlarım. şimdilik kendi kendimi huzursuz etme, yeme bitirme aşamasındayım, umarım bu sefer sonu ağlayarak bitmez...

ama yine söylüyorum, kendi düşen ağlar hem de öyle bir ağlar ki...

1 Aralık 2010 Çarşamba

herşeye rağmen

tam bir sene önce bugün açtım bu blog'u. senin eksikliğini biraz olsun daha az hissetmek için. senle konuşamadıklarımı sana buradan anlatmak için. üstünden koskoca bir yıl geçmiş, yine göz açıp kapayana kadar. bugün parmak hesabı yaptım üç kere, gerçekten 5 yıl olmuş mu diye...

küçücüktük. şimdi dönüp bakıyorum fotoğraflara, zihnimdeki anılara, cidden küçücüktük... her sabah sana sarılmayı çok özledim. her gün kahkahalarını duymayı, ne olursa olsun beni neşelendirebilmeni, sesini, kokunu... özledim işte... eksiksin bana...

bir gün yine buluşacağız iyilik meleğim...

çok seviyorum seni...