30 Ocak 2010 Cumartesi

giderayak

hani bazen söyleyemezsin ya içindekileri, ama aslında haykırmak istersin insanların suratına. ve davranışlarını kontrol etmeye çabalarsın, edemezsin. karışır iyice her şey sanki yeterince karmaşık değilmiş gibi. düğüm olursun iyice, ve bilerek çırpınırsın çıkmak için, ki daha çok dolanasın, batasın tam merkezine diye. çünkü aynı anda hem gitmek istersin hem de kalmak, ama gidemezsin de , kalamazsın da. durursun sadece öylece ve sessizlikten korktuğun için konuşursun durmaksızın. kafan bi dünyadır, içmeden. kendine hep aynı soruyu sorarsın, içinde zamanı barındıran bir takım sözcükler ve "neden" kelimesi vardır sorunun. öyle gerekmiştir, susarsın.

nostalji

annemle eve dönerken bir anda dışarıda yemek istediğimize karar verdik ve babamı da alıp kukla'ya gittik.

ben küçükken 2-3 haftada bir mutlaka giderdik. o zamanlar ailece dışarıda yemek yemeyi sevdiğimiz zamanlardı ve en çok balgattaki kuklaya giderdik. hem kukla gösterilerini izlerdik hem de muhteşem bir iskender yerdik. bayılırdım oraya. huysuz çocuklar sussun diye verdikleri balon ve şeker umrumda değildi, sadece kuklaları beklerdim heyecanla. o sırada da dekoratif amaçla duvarlara asılmış eski kuklaları inceler, amerikan servis kağıtlarının üstündeki orta oyunu hakkındaki yazıyı okurdum, her seferinde bıkmadan. çatal bıçakları koydukları kilitli, beyaz, naylon poşetciklerin üstünde kukla kebabın garson kuklasının resmi vardı, altında da "Afiyet şeker olsun" yazardı. masaya önce küçük bir tabak, acılı ve salçalı sosuyla sıcacık bulgur pilavı gelirdi. bir küçük tabak da salatalık turşusu. sonra kayık tabaklarda iskender siparişlerimiz. üzerlerinde birer küçük inegöl köfte, birer közlenmiş biber ve birer çiğ domatesle. siparişler masaya konduktan hemen sonra elinde sosluk başka bir garson gelir ve "sos alırmıydınız" derdi. annemle ben "evet lütfen" derdik. babam "bolca lütfen" derdi. hemen arkasından kocaman, bakır, kızgın tereyağ tavasıyla başka bir garson gelirdi ve yağ isteyip istemediğimizi sorardı. hepimiz o tavanın içine bakıpi köpük köpük tereyağı bir görüp "evet bol lütfen" derdik. garsonlar gittikten sonra babam da ben de biberlerimizi annemin tabağına aktarırdık. ben, sıcak domates hoşuma gitmediği için, domatesimi de babama verirdim. ben köftemi hemen yerdim, annem arada bir yerde çatalına gelince yerdi, babamsa sona saklardı, ağız tadı olsun diye. sonra kukla gösterisi başlardı. üç tane kukla çıkardı arka arkaya, eğlenceli müzikler eşliğinde. ilk ikisi değişse de sonuncusu hep dansöz kuklaydı. öne eğilip omuzlarını oynatmasına, dik durup gerdan kırmasına ve en çok da göbeğini oynatmasına bayılırdım. öne gidip sahnenin hemen altından seyretmeyi sevmezdim, çünkü orda hem diğer çocuklar vardı, rahatsız oluyordum hem de ordan oynatanı görebiliyordum, işin büyüsü bozuluyordu. o yüzden hep masada bir elimde çatal izlerdim kuklaları, yemeğime dokunmadan. soğurdu iskender, ama o son kuklaya değerdi. çıkarken elime tutuşturdukları saçma şekeri arabada yerdim, hep damağımı keserdi. eve mutlu dönerdim.

bugün bütün bunları hatırlayarak gittim çayyolu kukla'ya. çıktık özel olarak kukla salonuna oturduk ki kukla izleyelim diye. siparişleri verdik bekledik. üstü yazılı amerikan servis yoktu. gayet içten "afiyet şeker olsun" diyen çatal bıçak poşeti yerine de üstünkörü bir "afiyet olsun" diyen, kolonyalı mendil paketi gibi çatal bıçak paketi vardı. bulgur pilavı geldi önce, dumanı üstünde tütmese de ılık sayılırdı. ama heyecanla beklediğim o tad yoktu sosunda, acı değildi. turşu tabağı da farklıydı bir tarafında biber bir tarafında salatalık turşusu vardı. sonra iskender geldi, inegöl köftesi, közlenmiş biberi ve çiğ ama sıcak domatesleriyle. "sos alırmıydınız" dediler, "evet lütfen" dedik annemle ben, babam "az lütfen" dedi. tereyağ geldi ardından, kalaylı bakır tavada, höşürdemeden, köpüksüz. isteyip istemediğimiz soruldu hepimiz "evet lütfen" dedik, kimse bolca istemedi bu gün. yemeğe başladık. ben inegölü yedim önce babam kenara ayırdı, annem hiç dokunmadı. tuzsuzdu iskender, tadı o çocukluğumdaki gibi değildi. kukla gösterisi başladı. zamane kuklaları değişik. ilk kuklaya şrek demişlerdi. bol tüylü, kahverengi tombul bir kuklaydı, ismail yk nın bomba bomba şarkısında dans etti, ikincisi ahmet dayı kuklasıydı şimdi ismini hatırlamadığım saçma bir şarkıda dansetti, son kukla yanakları çökük ve saçları yoluk bir palyaçoydu, 4yüz grubunun anlamsız bir şarkısında dans etti. ve kukla gösterisi bitti. üstelik masada oturmama rağmen oynatan kişinin kolunu rahatlıkla görebiliyordum. gecenin tek güzel yanı baloncu adamdı. bana pembe bir köpek, beyaz bir at, anneme turuncu bir çiçek, sarı bir tavşan, babama da mavi bir motosiklet yaptı. binadan çıkıp arabaya yürüyene kadar onlarla oynadık sokakta, biri 52 biri 49 biri 20 yaşının içinde koca koca insanlar. özlemiştik eski günleri, tam olarak aynı hisleri yaşamasak da en azından balonlarla döndük kısa bir süre, yakın geçmişimize.

yine de hatırlamak güzeldi.

27 Ocak 2010 Çarşamba

garip bir gün...

kendi kararımdı bütün gün evde oturmak, tembellik yapıp bütün gün dizi seyretmek. yaptım da. sadece, bir şeyleri sevmedim bugünde.

yalnız kalmayı, tek başıma dışarı çıkıp bir şeyler yapmayı, evde yalnız olmayı gerçekten seviyorum. ama bugün yalnız hissettim kendimi. terkedilmiş değil belki ama öylecene bırakılmış olduğu yerde... üzüldüm, ağladım. sımsıkı sarılabileceğim biri olsun istedim. yanımda olduğunu, güçlü olduğumu bana hissettirebilecek birinin bana sarılmasını istedim. ve sonra gideceğimi farkettim. zamanla alışacağım sanırım yalnızlık fikrine. özlesem de yapacak bir şey olmayacak o zaman. içimde bir umut var belki hissetmem yalnızlığımı orda diye.

sanırım evde oturmak bana yaramadı, dışarı çıkmalıyım.

mutlu oldum ben bugün

mutlu oldum ben bugün. sebepsiz yere. uyanır uyanmaz, mutlu oldum. giyindim dışarı çıktım. müzik dinledim, müziği sevdim mutlu oldum. yolda yürürken bağıra bağıra şarkı söyledim ben bugün. yüksek sesle güldüm. deli dediler bana bugün. desinler, mutlu oldum ben bugün.

~~

bu sıralar böyleyim. sadece mutlu. en ufak şey bile mutlu ediyor beni. sakin bir müzik eşliğinde, elimde çayım kitap okumak ya da dışarsı buz gibiyken evde kaloriferin önünde pufa oturup güzel bir film izlemek ya da hafif alkollü bir şeyler içerek sakin sakin ama dolu dolu sohbet etmek. mutluyum işte. normalde beni hüzünlendirecek şeylerde bile mutlu olacak bir şeyler görmeye başladım. hayatımda hiç olmadığım kadar uzun süredir mutluyum. ve bu hep böle kalsın istiyorum.

23 Ocak 2010 Cumartesi

iç ses

yazmak isteği doğdu içimde bir an. çok olmuş yazmayalı. zorlanıyorum düşüncelerimi, hislerimi toplamakta bu aralar. bir mutluyum bir hüzünlü. çok güzel vakit geçiriyorum ama bir yandan da çok az kaldı, gidiyorum. dün saydım tam 25 günüm vardı gitmeme. çok heyecanlanıyorum; yepyeni bir yer, yeni bir okul, yeni insanlar, yeni bir yaşam ama bir yandan da alıştığım her şeyden; ailemden, arkadaşlarımdan, evimden, köpeğimden, herkesten uzakta... bir de inadına yeni insanlar girmiyor mu sürekli hayatıma! daha çok tanımak, beraber vakit geçirmek, yanlarında olmak istediğim insanlar... evet biliyorum geri geleceğim ama nedense içimden bir ses "döndüğünde hiçbir şey, hiç kimse bıraktığın gibi olmayacak" diyor. korkuyorum.

14 Ocak 2010 Perşembe

bir sürü tarçın

kek yaptım! tarçınlı ve elmalı kek yaptım! elma biraz sürpriz oldu ama çok güzel oldu eminim. asıl amacım cevizli tarçınlı kek yapmaktı, tam da başlamıştım yapmaya ama farkettim ki evde ceviz yokmuş. durup durup aynı yerleri aradım, sanki daha çok bakarsam ceviz yoktan varolabilirmiş gibi, aradıkça aradım. aklıma canım anneannemin elmalı tarçınlı tatlısı geldi, ceviz yerine elma koydum. bir sürü ama bir sürü tarçın koydum. hamurun içinde minik minik tarçın tozcukları bana bakıyordu kalıba dökerken. şimdi fırında, pişiyor ve kabardıkça kabarıyor, kekim. tatlı ve sıcacık bir koku yayılıyor etrafa; tarçın! di-dit di-dit di-dit! pişmiş kek kokusu beni çağırıyor. bu çağrıya kulak vermek gerek. gitmeliyim.

^.^ cinnamon queen

10 Ocak 2010 Pazar

lying on the couch

odamda, yatağımın üstünde, kucağımda bilgisayarım oturuyorum. fonda uzun zamandır dinlemediğim, aslında önceden de çok dinlediğimi söyleyemeyeceğim bir şarkı ile, huzurlu bir pazar geçiriyorum. ışıkları açmadım, gün gece oluncaya kadar da açmayacağım. bugüne ait son ışıklar perdelerimin arasından süzülüyor ve odamda her yer sımsıcak bir turuncu yayıyor etrafa. öyle cıvıl cıvıl bir mutluluk değil belki ama mutlu hissediyorum bugün. belli belirsiz bir gülümseme var suratımda, dudaklarımın kenarında minicik kıvrımlar var. içimde de dingin bir enerji var. zıplamak için fazla dingin belki ama sakin sakin dansedebilirim saatlerce. yaptığım herşey sanki ılık bir su gibi bugün. hiç bir şeyi düşünerek yapmadım. başladım ve devamı kendiliğinden geldi. yazmak istedim, başladım ve kendiliğinden geldi herşey zihnime sırayla, sakin sakin. ılık bir suymuş gibi aktı zihnimden kelimeler. bugün sanki herşey akışkan, sürerli. aceleci olmayan, sakin ve huzurlu bir süreklilik içinde herşey. öyle ki nasıl bitireceğimi bile bilmiyorum. özlemişim böyle hissetmeyi.

bugün bunu okuyan herkes dinlesin:
direc-t - hasret
serdar öztop - hasret

6 Ocak 2010 Çarşamba

başlıksız

bir final dönemi gecesine daha hoşgeldiniz. bu gece de hedef mavi. sınavlar, projeler bitmiyor ki bir durup uyuyalım. Her neyse. belli bi konum yok bugün öylesine yazmak istedim sadece, beğenilmez ise affola.

hayattaki stres çeşitleri nelerdir? özetle; okul-iş stresi, aile stresi, arkadaş stresi, sosyal hayat stresi, aşk stresi. bunların kesişim kümeleri de elbet mevcut. ailenin okul ile ilgili yaptığı baskı sonucu oluşan stres, arkadaşların sevgiliyi sevmeme durumunda oluşturduğu stres vesaire. bazı alt başlıkları da incelemk istiyorum. örneğin aile başlığı altında, aile-aşk, aile-okul, aile-arkadaş, aile- sosyal hayat stres çeşitlerini gözlemlemek olasıdır. aile- aşk stresini ele alacak olursak,şu durumlar gözlenebilir; ebeveynlerin en az biri (a) sevgili olunmasına izin vermez (b) sevgiliyi beğenmez (c) sevgili bulunamamasını kafaya kakar. başka bir kesişim kümesi ve alt başlıklarını düşünecek olursak arkadaşlar-sosyal hayat- okul şeklinde üçlü bir combo gözlemleme şansına eriştiğimizi göreceksiniz. bu konuda güncel örnekler vermek istiyorum. bu sebeple biraz trt hikayelerine ya da okulumuz hukuk bölümü sınav sorularına benzer bir havaya bürünecegim. okuyunuz:

X bölümü öğrencisi A. nın final dönemidir. okul ya da ev farketmeksizin sabahlamakta ve stres altında bir yandan da normal yaşantısını sürdürmeye çalışmaktadır. A. nın özel bir durumu vardır, belli bir süre sonra öğrenim yılının kalan yarısını geçirmek üzere bir başka ülkeye gidecektir. kısa bir süre sonra sınavları bitecek olan A., arkadaşlarıyla dışarı çıkmak istemekte ve aynı zamanda ailesi ile de vakit geçirmek istemektedir. A. nın bütün arkadaşlarının finallerinin benzer zamanlarda bitecek olması ve her öğrenci gibi bu arkadaşların da bir anda kesilen sosyal yaşantılarına geri dönmek istemesi de durumu kaotik hale getirmektedir. zira A. nın farklı gruplardan olan arkadaşları A. ile program ayarlamakta ve mütemadiyen "şu gün yapalım" şeklinde kendisine mesajlar yollamaktadır. A. bir yandan derslerine odaklanmaya çalışmakta bir yandan da bütün arkadaşlarının gönlü olsun diye uğraşmaktadır. bir süre sonra A.'nın durum karşısındaki tutumunun ne olacağı konusunda tahmin yürütünüz.

(a) Dersleri bırakıp, bütün arkadaşlarını mutlu edecek şekilde sosyal yaşantısını programlayacaktır.
(b) Arkadaşlarını bırakıp tamamiyle derslerine yoğunlaşacak, sınavları bitene kadar kimseyle programlar hakkında konuşmayacaktır
(c) Delirecek, her şeyi bırakıp blog'una konuyla alakası yokmuş gibi görünen bir entry yazacaktır.

~~

kalan stres çeşitleri, kesişimleri, alt kümeleri ile ilgili entry'ler yeri geldikçe eklenecektir. meraklanmayınız. heyecanlanmayınız. gerilmeyiniz. buna gerilinmez, hayatta gerilecek daha elle tutulur şeyler bulunmaktadır.

~~

bugün pek sevgili arkadaşımız CU'yu gavur ellere, çekik gözlülere yolladık. pek üzüldük, pek hüzünlendik.

düşünmekteyiz, biz nasıl gideceğiz, giderken nasıl oleceğiz, kim ağlayacak...
F. üzülme artık uçakta sarılır ağlarız beraber.

4 Ocak 2010 Pazartesi

gece yaşantısı

başlığa bakıp aldanmayın ortamlara aktığım falan yok. hala final dönemi sancıları içindeyim. Bu gece sabahlamaya karar verdim. amacım (bir önceki entry'den de anlaşılacağı üzere) o muhteşem(!) maviyi görene kadar ders çalışmak idi. bünye elvermedi. baktım saat 4ten sonra okuduğum her sayfa koyun sayma etkisi yaratıyor bıraktım. fakat buraya da uğramadan edemedim. gece boyu uyanık kaldığım sürece yaşadığım deneyimleri paylaşmaktan onur duyarım.
~~
öncelikle mahallemize çöp arabası saat 2.30 civarında uğruyor. kendisinin çevrede çıkardığı gürültü sebebiyle uyanan ve de kıllanan mahalemiz köpekleri, hep bir ağızdan, senkronu bozuk senfoni orkestrası edasıyla bir ses cümbüşü(!) yaratıyorlar. bu sırada uyanan bizim evin köpeği (iğneleme yapmıyorum hakkaten köpek) tuvalete kalkıyor. hazır uyanmışken evin bütün odalarını şöyle bir dolaşıyor ve asayiş berkemal mi kontrol ediyor ve ebeveynlerimin yatağına zıplayıp tekrar uykuya dalıyor. kısa bir süre sonra homurdanmaya, hırlamaya, viyklemeye başlıyor. evet, köpeğim rüya görüyor. hızını alamıyor ve kısa bir süre sonra yeni bir rüyaya koşuyor, bu sefer de uykusunda kuyruk sallıyor. bu rüyalar silsilesi kendisini yormuş olacağından uyanıyor, ve mutfağa gidip su kabından su içiyor ardından tekrar tuvalete gidiyor ve tekrar yatağa zıplayarak uykusuna geri dönüyor.
~~
değinmeyi unuttuğum bir nokta var: komşularımız. üst kat komşularımız genel olarak aile yaşantılarını içli dışlı bildiğimiz kimseler. kısaca tanıtayım. genç sayılabilecek bir çift ve biri anaokulu biri ilk okul çağında iki haşarı oğlan çocuğu. evdeki patırtıların ardından çınlayan babanın gür sesi ve "bartuuuuuu" nidaları hangi çocuk hangisi bilmesem de bartu isimli veledin biraz hiperaktif olduğunu kanıtlıyor. evdeki annenin varlığını iki durumdan çıkarabiliyoruz: bahar ve yaz aylarında bahçede oynayan çocukların yemeğe çağrılması ve, bu gece de gözlemlediğim üzere, gece yarısını geçtikten sonra evden gelen topuku terlik/ayakkabı sesleri. ailenin daha da iç meselelerine girmemek adına nedenini sorgulamamayı tercih ediyor ve bu noktada susuyorum.
~~
saat 4.27 o meşhur maviyi göremeden uyuyacağım. iyi geceler. tatlı rüyalar

3 Ocak 2010 Pazar

napıyorum???


hakikaten napıyorum acaba? bu gün bana hiç bir şey katmayan bi gündü ders çalışcam dedim gittim güya çalıştım hiç bir şey anlamadım... almadı kafam. sanırım artık aşırı yükleme oldu beynime arada dumanlar çıkacak diye korkuyorum. baya okula gittim oturdum çalıştım ama dünden bugüne daha fazla şey bilmiyorum gerçekten. işte yılbaşından beri görmediğim arkadaşlarım vardı onları gördüm, hatta o gün tanışanlar kaynaşmışlar pek sevindim sonra efendim geyik yaptım, sohbet ettim bolcana. sonra işte eve geldim çok güzel hareketler bunlar izledim güldüm eğlendim. en sonunda da kaçınılmaz olanı yaptım ve bilgisayarımın başına geçtim. anlaşılan bugün herkes boş bir gün geçirmiş (aaa bugün pazardı dimi) olacak ki inbox'umda bir sürü mesaj vardı, mutlu olmadım desem yalan olur. yapması gereken bir sürü şeyi olan ben, bir gün önce "asla yetişmeyecek" die ağlayan ben şu an napıyorum? boş boş oturuyorum. aferim bana. o zaman britney spears bana "why don't you do something" desin... bence ben bugün sıçtın mavisini görürüm ne dersiniz?

2 Ocak 2010 Cumartesi

yeni yıl


çok yorgunum, ama aynı zamanda çok heyecanlı ve mutluyum. bugün kendimi ifade edebileceğimden fazlasıyla şüpheliyim ama yazmazsam olmazdı diye düşündüm. hadi dönüp bir, henüz biten yıla bakalım. neler yaşadık? nelere güldük? nelere ağladık? neler düşündürdü bizi? neler yordu? neler kızdırdı? neleri istedik? neleri özledik? kimlerle güldük? kimlere güldük? kimlere sarılıp ağladık? kimelere kızdık? kimleri özledik? kimleri istedik? kim vardı? kim yoktu yanımızda? bu liste daha uzar gider...

2009 benim için karmakarışık bir yıl. sevmedim bunu, yordu beni at çöpe de diyemem, muhteşem bir yıldı da diyemem. çok çok yoruldum belki daha önce hiç yorulmadığım kadar yoruldum ve bunaldım; insanlardan ve olaylardan, çok fazla "yeter artık bıktım, bunaldım" dedim ama çok önemli şeyler öğrendim bu sene, çok güzel şeyler yaşadım, çok güzel hayallerim oldu, çok güzel umutlar besledim. Çok güldüm, gözlerimden yaşlar gelinceye kadar güldüm, aynı zamanda en çok ağladığım, mutsuzum dediğim senelerden biriydi. Hepsine birden bakınca yaşadıklarımın, sevdim sanırım ben bu yılı; boş geçmedi, çok şey kattı bana. hayatımın geri kalanı hakkında, arkadaşlıklarım hakkında, kendim hakkında çok fazla şeyi farkettim, ve çok fazla karar aldım. Kendi adıma bakınca çok önemli ve yoğun bir seneymiş bu sene benim için. sanırım bugün hissettiğim yorgunluk da bu yüzden.

2010 nasıl olacak acaba, merak ediyorum. şimdilik çok mutlu görünüyor gözüme. Beklediğim çok şey var yeni yıldan. biliyorum, çok beklenti demek daha çok hayal kırıklığı demek ama ben yine de inanıyorum bu sene çok güzel olacak. çok çok özleyeceğim insanları, çok üzüleceğim, alışamayacağım belki bir çok şeye, ya da çok güleceğim, bir sürü mutlu olay yaşayacağım, suratımda kocaman gülücüklerle bir sürü fotoğrafım olacak belki, kim bilir... ne olacak bilmesem de, içimde kocaman bi mutluluk var, bir heyecan var, her yeni şeyde olduğu gibi. sanırım şimdiden sevdim ben yeni yılı.

hepimize iyi yıllar! eğlenceli, neşeli, mutlu, huzurlu, enerji dolu, heyecanlı, başarılı, güzel; müzik ve dans, sevgi ve şans dolu, muhteşem bir yeni yıl bizim olsun!

Yaşamak çok ama çok güzel, tadını çıkarmak, değerini bilmek lazım=)