30 Eylül 2010 Perşembe

intolerance

insana insan kadar zarar veren başka bir şey daha yok. insanlar acımasız. insanlar sinsi. insanlar kötü. ve kimse, kendim de dahil hiç kimse, masum değil.

günlerdir düşündüğüm şeyler konusunda çok haklı olduğumu bir kere daha öğrendim bugün. hepimiz yapıyoruz bunu; konuşuyoruz. birilerinin hakkında atıp tutuyoruz, yorum yapıyoruz ve insanları yargılıyoruz. kim ne yaşamış, neden mutsuz olmuş, neden etrafına duvar örmüş ya da davranışlarının sebebi ne, en ufak bir fikrimiz olmadan yaftalıyoruz. ve konuştukça konuşuyoruz. marifetmiş ya da üzerimize vazifeymiş gibi anlattıkça anlatıyoruz. hakkında konuştuğumuz insana neler yaşattığımızı bilmeden, ve hatta bazen de umursamadan.

hani hep dalgasını geçeriz ya "çocukluğuna inelim" diye, keşke inip görebilsek, neler yaşamış, nasıl büyümüş, nelerle olgunlaşmış insan, çünkü insanın bütün karakterini oluşturan şey işte o yaşadıkları. her şeyin, her tavrın, her lafın, her bakışın sandığımızdan daha derin bir sebebi var aslında. sadece görmeyi reddediyoruz. her zaman en büyük problem kendimizinki, en zor yaşam bizimki sanıyoruz. değil. herkes zor zamanlar atlatıyor, herkes çarpık ilişkiler yaşıyor ve herkes biraz deli. ve biz insanları daha fazla delirtmek için elimizden geleni de yapıyoruz; istemeden ya da isteyerek...

bundan sonra biri hakkında konuşmadan önce iki kere daha düşüneceğim, karar verdim, "neden?" diye soracağım. herkes bunu yapsa belki daha mutlu hayatlar yaşardı insanlar...

14 Eylül 2010 Salı

dilhan pabucu yarım çık dışarıya oynayalım

az önce çok saçma bir hisse kapıldım. sanki evde yalnız yaşıyormuşum gibi. eve geldim, kendi başıma yemeğimi yedim, bulaşıkları makineye dizdim, yıkansın diye çamaşırı attım vb. yalnız yaşıyormuşum ama kendime saçma kısıtlamalar getirmişim. mesela eve en geç 9da dönmek zorundaymışım, arkadaşlarımla kalamazmışım. diyeceğim şudur ki; ey ebeveyn, madem benle bir iletişimin olmayacak evde, ben ne demeye eve geliyorum? kazık kadar oldum bıraksan ya arkadaşlarla "bahçede oynasam"... bunlar boşa yakarışlar bunu da biliyorum ama, inadım inat her seferinde şansımı deneyeceğim. saygılar.

8 Eylül 2010 Çarşamba

tanı

sanırım gerçekten depresyondayım. öyle hissetmesem de bütün belirtiler bu yönde. genel olarak mutsuz ya da umutsuz olduğum söylenemez ama geceleri uyuyamıyorum, gündüzleri de asla uyanamıyorum, evden çıkmak istemiyorum ama evde de bunalıyorum, işin en ürkütücü yanı da şu ki, uykusuz gecelerimde Glee izleyip ağlıyorum.

belki ismini en azından emmy ödüllerinde görmüşsünüzdür, görmediyseniz de ben söyleyeyim, Glee pek öyle oturup izlenince ağlanacak bir dizi değil aslında. fakat ben dört gecedir Glee izleyerek ağlıyorum. ilk gece 3 bölüm izleyip sadece birinde ağladım. ikinci gece 3 bölüm izleyip bir bölümün içinde iki kere ağladım. dün 3 bölüm izleyip iki bölümde toplamda 3 kere ağladım. ama bugün işler çığırından çıktı. 5 bölüm izleyip her bölümde iki kere ağladım.

şimdi bu yüzden sizden rica etsem bana bir tanı koyabilir misiniz acaba?

3 Eylül 2010 Cuma

gece yarısı kahvesi

ben bugün mutluyum! neden, nasıl, diğer günlerden ne farkı var, çok iyi bilmesem de mutlu ve huzurlu hissediyorum. sadece paylaşmak istedim. yüzümde bir gülümseme kendi içimde bir nostalji yaşıyorum. liseyi, öğretmenlerimi - en çok da edebiyat öğretmenimi- hatırlayıp daha da çok gülümsüyorum.

***

eğitim hayatımda dönüp baktığımda özellikle 3 insanı hep gülümseyerek, sevgi ve saygı ile anacağımdan çok eminim.

biri ilkokul öğretmenim Melek Kocatüfek. o yılları çok net hatırlamasam da bana karşı hep sevgi dolu olduğunu ve beni hep yüreklendirdiğini iyi hatırlıyorum. belki olaylarla değil ama hissettirdikleriyle... bazen eski fotoğraflara bakıyorum ve onu hep bize sevgi ile bakarken görüyorum. o yaşlardaki bir çocuğun en çok ihtiyacı olan şeyin sevgi olduğunu ve Melek Öğretmen'in şu an olduğum insan olmamda büyük payı olduğunu düşünüyorum.

diğeri bana tarih dersini sevdiren, lisedeki tarih öğretmenim Tamer Atacan. tarih dersinin yalnızca belirli tarihleri ezberlemekten ibaret olmadığını ve yorum yeteneği kullanarak tarih dersinin öğrenilebileceğini bana gösteren, o Çanakkale savaşını anlatırken göz yaşlarımı tutamadığım, sevgisi ve en önemlisi bize olan saygısını hep hissettiğim Tamer Hoca'm... ne zaman öğretmenlerimi ziyarete okuluma gitsem bana adım ve soyadımla hitap eden, gerçekten tarihin ezberlenerek değil ama okuyup içselleştirerek öğrenebilineceğini kanıtlayan, otoriter ama babacan tarih hocası...

ama içlerinden en çok teşekkür etmek istediğim, bana yapabileceklerimi gösteren dünyalar tatlısı edebiyat öğretmenim Işıl Köseoğlu Çırakoğlu. belki de farkında bile olmadan bana yazabileceğimi, kendimi bu şekilde ifade edebileceğimi gösteren, gerektiğinde bizimle birer yetişkinmişiz gibi konuşan, sıkıntılarımızı dinleyip bize akıl veren canımız, ıjıl hocamız. eminim ki sadece bana değil, bir çoğumuza yol gösterdiniz, kendimizi keşfetmemizi sağladınız. siz olmasaydınız, ben kendimde bir şeyler karalayabilecek güveni bulamasaydım, eminim ki mutsuz bir insan olurdum.

hepinizin emeği çok büyük. iyi ki vardınız, iyi ki öğretmenlerimdiniz. umarım ki sizi hayal kırıklığına uğratmadım. öğrenciniz olmaktan büyük gurur duyuyorum. emekleriniz için çok ama çok teşekkür ederim.

1 Eylül 2010 Çarşamba

mi mancano

mi manca perugia. mi mancano le belle gente e i bei momenti in sieme. voglio tornare in italia, voglio vedere i miei amici ma anche voglio conoscere nuove persone. perche a perugia, le gente ascoltano, vogliono sentire le cose io dico, vogliono sapere piu su me, mi vogliono conoscere. con i miei amici a perugia, quando stavamo bevendo le birre sulle scallette stavamo parlando di tutto e tutte le gente hanno ascoltato ognuno! qua ad ankara, conosco tanto gente, ho tanti amici ma ancora mi sento da sola. anch'io ho le cose di raccontare, anch'io voglio parlare con loro e raccontarle, ma non posso perche io sempre devo ascoltare...

mi manca perugia, mi mancano i bei momenti in italia...

grazie a tutti chi ha fatto "la mia vita italiana" indimenticabile...

benim de söyleyeceklerim oluyor bazen, bir dinleyenim olursa

ben insanım. çevremdeki bir çok kişi fark etmese de öyleyim. dinlerim, insanları kırmamaya çalışırım, alttan alırım, tartışmadan kaçarım, sevdiklerime kıyamam ve kızgın kalamam ama kimse sanmasın ki ben de başkalarının yaptığı gibi dinlemeyip sadece kendim konuşmaktan, kırıcı olmaktan, isteklerimi yaptıramayınca kavga çıkarmaktan, üste çıkmaktan, sadece kendimi düşünmekten acizim. sadece tercihim bu yönde değil. ama biline ki ben de kızabiliyorum, ben de kırılabiliyorum, ben de söylediklerim dinlensin istiyorum. ve bu yönde en çok da yakınlarım tarafından zarar görüyorum. işte bu yüzden yeni insanlar, yeni yerler, yeni ortamlar arayışındayım. hani o hayatınıza yeni giren insanların her dediğini dinliyorsunuz ya, tanımak için, kimmiş neymiş bilmek için, onları dinlediğiniz kadar beni de dinleseniz beni de tanırdınız belki. sizden beklediğim şeyleri anlardınız belki.

şimdi düşünüyorum da, ben belki de bu yüzden mesleğimin bol bol şehir/ülke/yaşam değiştireceğim bir iş olmasını istiyorum.

overdosed

ben iyiydim italya'da ya... cidden...

niye ben herkesi dinlerken insanlar beni dinlememeyi seçiyorlar acaba? ya dinliyor taklidi yapıp görmezden geliyorlar, cevap vermiyorlar ya da bariz bir şekilde dinlemediklerini gösteriyorlar. neyse ben yine herkesi olduğu gibi kabul eden ve uyumlu olan insan olmaya çalışırım, bütün zehir içimde ve blog'umda birikir...

benim de bu hayatta ve insan ilişkilerindeki rolüm buymuş demek ki... buyrun tepe tepe kullanın